KAZDAĞLARI

Dünyanın Cennet Köşesi

hukukun üstünlüğünü, ormanları feda eden Yönetmelik

Madencilerin çıkarı için “hukukun üstünlüğünü, ormanları feda eden Yönetmelik” Resmi Gazetede yayımlandı.
Madenciler bastırdı, Bakanlar Kurulu yürütmesi durdurulan yönetmeliğe getirilen ek madde ile orman alanlar talana açıldı ve bir kez daha hukuk güvenliği ortadan kaldırıldı.
Bilindiği gibi; “madencilik adı altında hiçbir çevre koruma kaygısı taşımayan, çevre koruma alanında elde edilen pek çok toplumsal ve hukuksal kazanımın yok edilmek” amacıyla yapılan 5177 Sayılı yasa ile değiştirilen Maden Yasası’nın 7/1. maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasaya aykırı bulunmuştu. (http://rega.basbakanlik.gov.tr/eskiler/2009/06/20090611-16.htm).Anayasa mahkemesi ayrıca “maden, petrol ve jeotermal kaynakları arama faaliyetlerini ÇED kapsamı dışına çıkartan” Çevre Yasası’nın 10.maddesinin üçüncü fıkrasını da Anayasaya aykırı bularak iptal etmişti. Bunun üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından iptaline karar verilen  yasaya dayanılarak çıkartılan Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği hakkında Danıştay tarafından yürütmeyi durdurma kararı verilmişti
Yürütmeyi durdurma kararı; “çevre üzerinde geri dönüşü mümkün olmayan tahribatlara yol açması olasılığı”na dayanmaktaydı.Danıştay Kararı gerekçesinde;“…Anayasa Mahkemesi’nin kararı karşısında, yönetmelik yasal dayanağını yitirmiştir. Anayasa’nın 153. maddesine göre Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar. Anayasa Mahkemesi kararının Resmi Gazetede yayımlanmasının bir yıl sonra yürürlüğe girmesine karar verilmiş olması, yönetmeliği hukuka uygun hale getirmez. Çünkü, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen Maden Yasası’nın 7. maddesinin ilk fıkrasında sayılan alanlarda yapılacak maden arama ve işletme faaliyetlerinin neden olabileceği zararlar ve bu alanların geri kazanılmasının olanaksızlaşması, Anayasa’nın bu alanlara ilişkin özel düzenlemeleri ile Anayasa’nın 90. maddesine göre onaylanmış çevrenin korunmasına ilişkin uluslararası anlaşmaların ihlali anlamına gelecektir….” denmekteydi (http://www.egecep.org.tr/Admin/photos/urunpdf/633806947104843750.pdf) Yürütmeyi durdurma kararına yapılan itiraz Danıştay İdari dava Daireleri tarafından eddedilmişti.
Yürütmeyi durdurma kararı, Madencilik Faaliyetler İzin Yönetmeliği’nin kim maddelerinin iptali için verilmiş olsa da yönemeliğin tamamını kapsar niteliktedir. Şimdi; açıkça hukuka aykırı bulunan ve uygulanmasının giderimi olanaksız zararlar doğuracağı düşünülere yürütmesi durdurulan yönetmeliğe bir geçici madde eklenerek, orman alanları korumasız ale getirilmiştir.
Bunun anlamı açıkça hukukun ve ormanların madencilerin çıkarına feda edilmesidir. Bir kez daha hukuk güvenliği ortadan kaldırılmış, yaşam alanları korumasız bırakılmıştır.
Hukukun üstünlüğünü ve canlı yaşamını gerçekten savunan herkes, her örgüt, buna sessiz kalmamalıdır.
Bilginie sunulur.
Av.Arif Ali Cangı

Kaz dağlarından geliyorum…

Kaz dağlarından geliyorum…

Alişan HAYIRLI

De ki: “Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların sonu nasıl olmuş, görün!”. 6:11

Yeryüzünde, insanlar sarsılmasın diye sabit dağlar yarattık, rahat gidebilsinler diye dağların aralarında geniş yollar var ettik. 21:31

Görmedin mi Allah’ın gökten indirdiği su ile yeryüzü (nasıl) yem-yeşil oluyor? Gerçekten Allah çok lütufkârdır, her şeyden haberdardır. 22:63

De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah ilk baştan nasıl yaratmış bakın. İşte Allah bundan sonra (aynı şekilde) ahret hayatını da yaratacaktır.” Gerçekten Allah her şeye kadirdir. 29:20

Kur’an-ı Kerim

****************

Beyaz adam, anası dünyaya ve kardeşi gökyüzüne sanki satın alınabilen veya yağma edilebilen bir mal gibi, koyunlara ve parlak boncuklara davrandığı gibi davranır. Onun bu iştahı ve hırsı bir gün dünyayı yiyip bitirecek ve geriye sadece çorak bir çöl bırakacaktır.

Kızılderili Reis Seattle

********************

Al eline bir değnek,

Tırman dağlara, şöyle!

Şehir farksız olsun tek,

Mukavvadan bir köyle.

Uzasan, göğe ersen,

Cücesin şehirde sen;

Bir dev olmak istersen,

Dağlarda şarkı söyle!

Necip Fazıl

****************

Örtse gözlerimi sonsuz bir diyar

Mezarım kalsa dağlara yadigâr,

Gönlümü çiğneyip geçen nazlı yar,

Belki mezarımdan ağlar da geçer.

Ömer Bedrettin Uşaklı

*****************

Güre’de sakin bir adamın tek bir kızı varmış… Evlenme çağına gelen bu kızı çok güzel olduğu için pek çok kimseler istemiş… Babası belki de yalnız kalacağından korkarak bütün taliplere menfi cevap vermiş… Bunlardan biri kıza bir iftirada bulunmuş…

Mutaassıp olan babası da kızını öldürmeye kalkmış fakat çok güzel olan kızını kıyamamış onu Kaz Dağının bu Sarıkız tepesine çıkarmış…

Yanına on iki tane de kaz vermiş ve “Ne yapalım ben bu kazları çok seviyorum, satmaya ve kesmeye kıyamıyorum. Bunlarda köyde devamlı zarar yapıyorlar. Herkes şikâyete başladı. Bu kazları burada yaymaktan başka çare yok” diyor ve ertesi günde bu güzel kızı “Dağda ben gidip odun alayım” diye yalnız bırakarak köye iniyor.

Kız babasının karanlık basıp da gelmediğini görünce korkup ağlıyor ve bir taraftan da dua ediyor. Cenabı- hak onun duasını kabul ediyor ve onu her tehlikeden koruyor. Babası kızının artık ortadan kalktığını tahmin ederek ağlaya ağlaya hacca gidiyor.

Kazlar çoğalıyor, kız günden güne daha fazla güzelleşiyor. Dağda fırtınada kalanlara yardım ediyor. Herkes ona hürmet ve sevgi bağlıyor.

Babası hacdan dönüp kızının sağ olduğunu duyunca dağa geliyor. Kızı ile konuşuyor. Kız köylülerin hediye ettiği aletlerde gergef işlemekteymiş. Babası biraz su istiyor. Kız yanındaki boş su kabağını eline alıp oturduğu yerden kolunu uzatıp Edremit körfezinden kabağı dolduruyor. Babası suyun tuzlu olduğunu görünce ben içme su istedim diyor. Kız kabağı döküp “Sen yalnız köy suyuna alışıksın, sana Güre Çayının suyundan doldurayım” diyor. Yine elini uzatıp Güre Çayından kabağı doldurup babasına uzatıyor. Babası bu hali görünce “Kızım ben sana kötülük ettim sen mertebeni bulmuşsun artık” diyor.

Kız kendisine fenalık edenlere beddua ediyor ve oracıkta ölüyor. Babası kızın vasiyeti üzerine onu bu Sarıkız tepesine gömüyor. Kendiside Kartal Tepeye çıkıp orada ölüyor. Kartal Tepeye baba tepe denilmesinin sebebi bu imiş.

Kaz dağı ve Sarıkız efsanesi- Anonim

  • Kaderin çizdiği yolda…

İnsan kaderinin peşinde gider, derler…

İstanbul-Çanakkale otobüsüne bindiğimde, derin bir nefes aldım. Yaklaşık 26 yıl süren bir “iç savaşın” arabulucu-hakemlik görevini başarıyla yerine getirmiş, kangren olmuş bir acıyı mutluluk şerbetiyle sona erdirmiştik.

Mutluydum. Göğsüm genişlemiş, içim açılmıştı. Artık gözüm arkada kalmayacaktı. Bayramiç, Kaz dağları kültür ve doğa gezisine huzur içinde katılabilirdim.

Büyük sürprizler, tatlı anılar, rüzgâr gibi geçecek bir 6 gün beni bekliyordu. Mukadderat,  noktasına ve virgülüne kadar işliyor, alın yazısı çileli bir yolun daha başında olduğumu söylüyordu.

Kaz dağını ve efsane Sarıkız’ı öyle sevmiştim ki…

Yazamayacak kadar… Söyleyemeyecek kadar… Gizleyecek kadar sevmiştim.

Bu gezinin benim için ayrı bir önemi vardı. Yolumuzun üzerindeki bir ilçe benim için hayli özel bir mekândı…

  • Ezine…

Gündüzbey dağlarında ve derelerinde aradığım çocukluk anıları, henüz hafızamda tazeliğini korurken, şimdi gençliğimin önemli bir bölümünün geçtiği Ezine’ye doğru gidiyordum.

22-23 yaş… 1,5 yıl…

Aradan yıllar, yıllar, yıllar geçmiş… Heyecan son noktada… Kalbimin atışı daha otobüste hızlanmaya başladı. İlçeye yaklaştıkça, hele hele yol kenarındaki tel örgüleri gördükçe inanılmaz ölçüde heyecanlanıyordum.

Yüreğim hop hop atıyor.

Kalp atışlarım, otobüsün motor sesini bastırıyordu!

Yanımda oturan şahıs kalp atışlarımdan rahatsız olur diye korkuyordum.

Dile kolay, tam 27 yıl geçmiş… Kalbim saniyede 27 kez çarpıyordu.

Otobüs, beni ilçe merkezinde ana yolun kenarına bıraktığında, dizlerimin bağı çözüldü… Oracıkta yığılıp ölebilirdim.

İki tarafı çam ağaçlarıyla kaplı yolu bir tünel gibi örten dallar arasından askeri birliğin kapısına doğru aheste ilerlerken, sanki 27 yıl öncesine zaman tüneline girmiş gibiydim.

Nizamiyeye şöyle bir göz attım. Burada beni ziyarete gelmişlerdi. Topu topu beni 2 kişi ziyaret etmişti. Çanakkale’de görev yapan veteriner eniştem ve astsubay teyzem oğlu… Şimdi o günü dün gibi hatırlıyorum.

Nöbetçi astsubaya selam verip içeri girdim. Oturdum. Sanki bir kemik yığını koltuğa yığıldı. Gözlerim doldu, içime 27 yıllık bir acı oturdu.

Ağaçları, gökyüzünü adeta gözlerimle oyuyor, havasını bir patoz gibi çekiyordum. Ruhen ve manen değil sanki biyolojik olarak 27 yıl öncesine dönüşmüştüm.

Eğitim sırasındaki sesler kulaklarımda yankılanıyor, dağlarda sırtımda taşıdığım havan topunun kokusu burnuma doluyordu.

Kısacası, tarifi zor duyguların pençesinde kıvranıp duruyordum.

Daha fazla kalırsam içimdeki acı katmerleşerek artacaktı. Ne kadar kaldım, tam olarak bilemiyorum. İzin istedim.

Çıktım…

O koruluk yolda askeri birliği geride bırakarak yürüyorum ama yol mu bana ben mi yola yürüyorum anlayamadım. Ağaçlar sanki tersten hareket ediyor gibiydi…

27 ton yükle gidiyorum sanki. Sesli sesli konuşuyor, bazen de ağlamaklı oluyordum.

Yolun sonunda olan oldu.

Bıraktım kendimi…

İçimde sımsıkı tuttuğum duygu yüklü yağmurlar aniden boşalıverdi.

Ezine’yi adeta sel basmıştı. (Bana öyle geliyordu)

Ezine sokakları selden geçilmiyordu. (Bana öyle geliyordu)

Kara bulutlar gökyüzünü kaplamış, gök gürlemiş, şimşekler çakmış, en sonunda da yağmur yağmıştı.

Başıma gelen şey, sıradan bir meteorolojik hadiseydi.

  • Alın yazısı: Bayramiç yolu

Bütün benliğimi hüzün sarmış bir şekilde hızla uzaklaşıyordum ilçeden… Beni Bayramiç’e götürecek otobüsün bir an evvel durağa gelmesini bekliyordum.

Bu karabulutları dağıtacak tek çare Bayramiç’ti…

Oh nihayet, Bayramiç yolundayım… Kurtuluyorum Ezine’den… Geçmişin acı veren karanlık yüzünden, bana gelecek vadeden umut dolu bir ilçeye Bayramiç’e doğru yol alıyoruz.

Dümdüz, yemyeşil tarlalarla kaplı Bayramiç yolunda ilerliyoruz.

Ezine-Bayramiç arası 27 kilometre… Benim Ezine’den sonra kaybettiğim yıl 27…

Yolun güzelliği bile, aslında huzur veren bir ilçeye doğru yol aldığımızı gösteriyordu.

Otobüsle değil, sanki uçarak bir kuş gibi kondum Bayramiç toprağına…

Hüzün nispeten yerini huzura bırakmış, mutluluk hormonları yeniden hareket etmeye başlamıştı.

İlçeye girdiğimizde karabulutlar yerini masmavi bir gökyüzüne bıraktı. Zaten ben bu küçük ve şirin ilçeyi görmeden sevmiştim.

Sevmem gerektiğini biliyordum.

Sevmem lazımdı.

Sevmeliydim.

Sevecektim.

Sevdim de… Kendi vatanım gibi, kendi köyüm gibi, kendi canım gibi sevdim.

  • İlk gün, ilk akşam: Altın kayısı ve Malatya rüzgârı

Doğru öğretmenevinin bahçesine gittim. Benden önce gelen birkaç kişi vardı.

Bayramiç beni karşılamak için adeta seferber olmuştu!

Her gören “Şu meşhur Alişan Hayırlı siz misiniz?” diye soruyordu. Fransız yazar Victor Hugo görünümlü, sempatik tavırlı hocamız Şahabettin Kalfa bizi karşılayanlar arasındaydı. Bayramiç Kaymakamı, Bayramiç Belediye Başkan Yardımcısı, Öğretmenevi Müdürü,  organizasyon hocası Cumali Yaşar, Boskilli(Baskil) Mustafa ve daha niceleri beni karşılayanlar arasındaydı.

Alişan Hayırlı’dan çok, bu kayısının gücüydü. Çünkü ben gelmeden önce kayısılar gelmiş herkese dağıtılmıştı.

“Yarabbi o ne muhteşem tattı.”

“O meyvemiydi yoksa cennetten gelen bir iksir mi?”

“Yoksa Ab-ı Hayat mı?”

Birinci grup üyelerine dağıtılmış, şimdi de ikinci gurup üyelerine yani bizim gruba dağıtılacaktı.

Aslında herkes “Alişan Hayırlı” dan çok, “Kayısı gönderen Alişan Hayırlı’yı” merak ediyordu.

Kendisi ne olacaktı ki, işte sıradan bir vatandaştı.

Öyleydi de…

Bütün gözler bana bakıyordu!

Nihayet beklenen misafir gelmişti!

Mütevazı bir şekilde öğretmenevinin beyaz plastik sandalyesine oturdum.

Grubun pek muhterem mensuplarının beni gıpta ile karışık  kıskandıklarını tahmin edebiliyordum.

  • Kaz dağları bir felsefedir

Kaz dağı doğa ve kültür gezisinin ilk günü tanışma, bilgilendirme toplantısı, yerleşme, akşam yemeği ve ilk ders sunumları ile geçti.

Ahmet Zeki Orta’nın Ahenk Uygulamasıyla başlayan ders zinciri, Gönüllü Doğa Koruyucusu Şahabettin Kalfa’nın verdiği “Yeşil dünya Kaz dağları” konulu sunumuyla devam etti ve Yrd. Doç. Dr. Zeynep Sencan Altınoluk’un verdiği “Kaz dağlarında Mitoloji” konulu dersiyle sona erdi.

Kaz dağlarının bir dağ kütlesinden ibaret olmadığının sinyallerini aslında ilk günkü derslerden sonra almıştım. Sonraki günlerde anladık ki;

Kaz dağı bir efsaneydi…

Kaz dağı bir tarihti…

Kaz dağı bir oksijen deposuydu…

Kaz dağı bir hayvanlar âlemiydi…

Kaz dağı bir orman şehriydi…

Kaz dağı bir felsefeydi…

Kaz dağı bir hayattı…

Kaz dağı bir sevgi ve aşk kaynağıydı…

Kaz dağı bir sevgiliydi…

Tertemiz havası, gürül gürül akan dereleri, buz gibi suları, anıt ağaçları, envai türlü bitkileri, dillerden dile dolaşan efsaneleri, endemik çiçekleri, gökyüzü ile birleşen tepeleri, cıvıl cıvıl öten kuşları, kulağınıza masal fısıldayan rüzgârları, ruhunuzu okşayan esintileri, sizi rüyalar âlemine taşıyan sisleri ile sanki tarih öncesi bir zamanı günümüz âlemine bağlayan bir köprü, bir hayat bağı…

Bu dağ bir kültür dağı… İçine aldı mı sizi, ta götürür antik çağlara, rüyalar âlemine, zaman ötesine…

Tutup sarmalar sizi… Bırakmaz, bir daha şehrin kirli ve  onursuz hayatına dönmeye…

Çiçeklerinin kokusu mis gibi havayla birleştiğinde ortaya gençlik iksirinin formülü çıkıyordu.

Kaz dağlarının silueti karşıdan bakıldığı zaman altın gibi parlıyordu. Güneş yemyeşil dağları, köknar, çam, meşe vs ağaçları parıl parıl parlatıyor, bütün bir mekân yeşilin en güzel tonlarıyla adeta size bir nazlı gelin gibi gülümsüyordu.

Bir an önce yarın olmasını ve ilk doğa gezisine çıkmayı dört gözle bekliyordum.

  • Mehmet Akif Ersoy sürprizi

Ancak onun öncesinde programın ikinci, gezimizin birinci parkurunda şehir turu attık. Beni ilk bekleyen sürpriz Mehmet Akif Ersoy oldu. Çünkü Akif, Bayramiç nüfusuna kayıtlı idi. İstanbul’da doğmuş, ancak orada kaydedilmediği için Babası Bayramiç’e geldiğinde burada nüfusa kaydedilmişti. Akif’in babasının imamlık yaptığı Karşıyaka Camii ile Akif’in çocukluğunun geçtiği evi gördük ve gezdik.

Akif’in oyun oynadığı üzerinden atladığı taş köprüde fotoğraf çektirdik. Akif’in manevi huzurunda duygulu anlar yaşadım ve kendisine dua ettim. Allah rahmet eylesin…

Bu konudaki bilgilere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:

http://www.bayramic.bel.tr/htm/mehmetakifersoybayramic.asp

  • Fatih’in hocası Akşemsettin ve Bayrami Tarikatı

İlçe merkezini tanımak için grup olarak yollara düştük.

Taş köprü (Karşıyaka köprüsü) Cami-i Cedid (Karşıyaka Camii), Hacı Bali Camii (Tepe Camii) Hadımoğlu Konağı ve türbeler, çeşmeler, köprüler, hamamlar, mezar taşları…. İlk günkü Bayramiç turunda ziyaret ettiğimiz tarihi ve kültürel mekanlardı. Akif’in babasının imamlık yaptığı Camii Cedid bahçesinde 600 yılık sedir ağacı dikkatimizi çekti.

İlçede beni en fazla etkileyen tarihi eser Hadımdoğlu Konağı oldu. Türkiye’de eşi az bulunan tam bir şaheser… Ceddimizin mimari zevkini ve estetik anlayışını ortaya koyan örnek bir eser. Bu eseri, herkesin mutlaka görmesi lazımdır.  Konakla ilgili bilgilere http://www.canakkalekulturturizm.gov.tr/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFF1D2BBDFC4052639BB3F1BDC60F597ECC linkinden ulaşabilirsiniz…

Ayrıca ilçe merkezini gezerken önemli bir bilgiye daha ulaştık. Bu yörede Bayrami tarikatının yaygın olduğu belirtildi. Hatta Fatih’in hocası Akşemsettin’in bu tarikata bağlı olduğu söylendi.  İlçe’nin adının da bu tarikattan dolayı geldiği ifade edildi.

Öğleden önceki turumuz, Pazar yerini ziyaret ile sona erdi. Bölgede yetişen envai türlü meyvelerin sergilendiği Pazar tam bir şenliği andırıyordu.

  • Evciler köyü ve Ayazma

Öğleden sonra ilk durak yerimiz Bayramiç barajı oldu… Kısa bir baraj turundan sonra bu yörenin en meşhur, en zengin köyü olan Evciler köyüne geldik. Kaz dağının sefasını süren bir köydü. Kaz dağının havası, rüzgârı, güneşi ve tabii ki suyu Evcileri ihya etmişti. Malatya’da kaysı ne ise burada da Elma o idi. Elma yetiştiriciliğinde yıllık 100 bin tonla bölge lideriydi. Yöredeki bir güngörmüş kişi, Evciler köyünü anlatırken “Medeniyet girmeden para giren köy” ifadesini kullandı.

Köy çıkışında, Ayazma’ya varmadan dere kenarındaki bir tesiste alabalık yedik.

Ve artık Ayazma’ya zaman gelmişti. 2-3 kilometrelik mesafeyi yürüyerek geçtik. Temiz hava, bol oksijen, tatlı bir yürüyüş ritmi grup üyelerini oldukça memnun etmişti.

Ayazma, ayaz yani soğuk, serin anlamına geliyor. Bölgenin en ünlü ve en güzel mesire yeri… Ayazma’yı anlatacak bir babayiğit varsa gelsin, buyursun! Benim gücüm yetmez kardeşim! Benden bu kadar! En iyisi siz gidin, görün ve çarpılın!

  • Sarıkız

Kaz dağları deyince ilk akla gelen yer Sarıkız tepesidir. Sıra, gezimizin en önemli parkuruna gelmişti. Rehberimiz Balıkesir Üniversitesi Coğrafya bölümünden Doç. Dr. Abdullah Soykan’dı… Soykan hocamızın rehberliğinde bölgeyi gezmek bizim için büyük bir ayrıcalık ve zevkti.

Aracımıza bindik ve sabahın erken saatinden itibaren Akçay yoluna düştük. İlk uğrak yerimiz Küçükkuyu Zeytinyağı müzesi oldu. Zeytin’in ve zeytinyağının hikâyesini tarihi eserler ve belgeler eşliğinde öğrendik.

Sarıkız tepesine varmadan önceki son durağımız Zeytinli beldesi oldu. Lokma tatlısı yedik, çay içtik ve dinlendik. Haydi, ver elini Sarıkız, Kaz dağları…

Milli park sınırından içeri girdik ve yaklaşık 1 saatlik tırmanıştan sonra en zirveye ulaştık. Tam karşımızda Sarıkız tepesi… Bütün güzelliği ve heybetiyle bizi bekliyordu. Efsane Sarıkız bize bakıp gülümsüyordu.

Zirveye ulaşma duygusu insanoğlunda tarifi zor hisler yaratır. Kuş gibi olur, hafifler, ayağınız yerden kesilir, sanki mutlu sona ulaşırsınız. Yeniden doğmuş gibi günahsız ve temiz. Yer ile gök arasında artık sadece siz varsınız…

Gördüğünüz iki renk var her tarafta yeşil ve mavi… Denizin mavisi, gökyüzünün mavisi ve ormanın yeşili… İnsan tabiatına ve fıtratına uygun doğal renkler… Bütün duyu organlarımız en doğal şekliyle çalışıyor. Burnunuz temiz hava alıyor, gözünüz yeşili ve maviyi süzüyor, teniniz rüzgârla okşanıyor, ayağınız toprağa temas ediyor, diliniz Sarıkızı söylüyor, kalbiniz kutsal yaratıcıyı zikrediyor.

Edremit körfezi tamamen görüş açınıza giriyor. Gözlerinizin pikseli burada 360.0… Küçükkuyu, Altınoluk, Akçay, Ören, Havran, Edremit, Burhaniye ve daha öteleri ayağınızın altında… Kuzey tarafında Bayramiç ve Çan…

Sarıkız tepesinde aynı anda namaz kılanlarla, türbeye bez bağlayanları görmek mümkün… Herkes kendi inancına göre hareket ediyor.

Bir gün sonra bu dağlarda ve Sarıkız tepesinde Türkmenlerin ve Yörüklerin şenlikleri başlayacak. Hafta boyunca kurbanlar kesilecek, hayırlar yapılacak, yemekler yenecek, ibadetler icra edilecek. Ne yazık ki ekip olarak bunları görme şansımız yoktur. Geziden sonra özel bir programla bölgeye gelmek için yaptığımız programlar da gerçekleşmedi. İnşallah başka bir bahara…

  • Ve Hasanboğuldu

Sarıkız tepesinden ayrıldıktan sonra Akçay-Altınoluk arasında kalan bir bölgeye geldik. Sutüven Şelalesi ve Hasanboğuldu gölü…

Hasanboğuldu efsanesini bu linkten okuyabilirsiniz. http://www.kazdaglari.com/kultur/hasan/hasan.html

Bu efsanelerin doğruluğu bir yana, ama zaten bu yerlerin kendisi bir efsane… Sutüven şelalesi ve Hasanboğuldu gölü bölgenin Ayazma’dan sonra en güzel mesire yerleri… Türkiye’de eşine az rastlanan belki de endemik mesire yerleridir. Yüce Allah sanki burayı özenerek yaratmış… Cennet ile kıyaslamak geliyor insanın içinden…

Sutüve’nin ve Hasanboğuldu’nun bir saatini başka yerin bin yılına değişmem.

Allah’ım ne kadar da dardayım. Görüyorum, yaşıyorum ama anlatamıyorum.

Ey Yüce Allah’ım dilimin bağını çöz!

Çöz ki, dostlarıma Hasanboğuldu’yu, Sutüven’i anlatabileyim.

Suyunun berraklığını, havanın temizliğini, ağaçların yeşilliğini, şelalenin sanki göle değil kalbime doğru akan sularını, derenin bu kombinezon içinde nasıl da dans edercesine akıp gittiğini anlatabileyim.

Kuşların ve Ağustos böceklerinin bu kompozisyonu nasıl da tamamladıklarını anlatabileyim.

Rabbi Âlemin bana güç ver!

Ver ki Hasanboğuldu’nun ve Sutüven’in toprağını, taşını, kayasını, rüzgârını, ağaçların arasından sızıp gelen güneş ışınlarını insanlara anlatabileyim.

Ey Hasanboğuldu, sen boğuldun mu boğulmadın mı, bilmiyorum…

Ama ben boğuldum!

Ey Emine! Sen kendini astın mı asmadın mı, bilmiyorum.

Ama ben astım!

  • Tahtakuşlar müzesi: Ah Gündüzbey, ah Gündüzbey kapıları!

Gündüzbey’in bahçe kapıları ve kilitleri… Ta 1200 kilometre ötede, Güre’de, Tahtakuşlar köyünde, bir müzede sana rastlayacağım bin yıl geçse aklıma gelmezdi.

Hasanboğuldu ve Sutüven şelalesinden ayrıldıktan sonra günün son gezilecek yeri olan Tahtakuşlar Etnografya Müzesine doğru hareket ediyoruz. Beni orada çok ama çok büyük bir sürpriz bekliyordu. Hasanboğuldu’nun ve Sutüven’in insanı çarpan güzelliği karşısında kemiklerim erimiş, ruhum hüzünlenmişti. Dünyaya henüz uyum sağlayamaya çalışırken, zavallı kalbimin yeni bir sürprize tahammülü kalmamıştı.

Benim geçen Şubat ayında doğup-büyüdüğüm dünyanın en güzel köylerinden biri olan Gündüzbey’de bahçe aralarında yaptığım gezi sırasında, bahçe kapılarının önünde diz çöküp dakikalarda ağlaşmamı ve dertleşmemi hatırlarsınız… http://www.gunduzbey.bel.tr/gunduzbeyhaber.asp?newID=117 (Kapı ve kilitleri ile ilgili bölümleri ve Yazının tamamını buradan okuyabilirsiniz)

Müze içinde köyüme ait 100 yıllık kapı kilidi (Pağa) ile karşılaştığımda sanki hayatımın en değerli varlığı ile buluşmuş gibi oldum. Onun benim için bir tahta parçası, bir kapı kilidinden öte bir anlamı vardı.

Camla kaplı çerçeveyi çıkarıp almak, kucaklamak ve öpmek istedim. O bana aitti. Benim ciğerimden bir parça… O kupkuru bir ağaç parçası değil, o kalbimin anahtarıydı. Zamana nasıl da direnmiş, vahşi teknolojiye nasıl da meydan okuyordu. Mağrur ve gururlu bir bakışı vardı. Beni görünce sanki tanıdığını anladım. Kader onu buralara kadar sürüklemiş, adına müze dedikleri bir mekânda herkesin teşhirine açmışlardı. Beni kurtar diye bağırıyordu, kapı kilidim… Canım benim.

Ancak ne yazık ki, camekânını bile açmama müsaade etmediler. Esir olduğu mekânda, camekânın dışından bir görüntüsünü almakla yetindim.

Şimdi, geçen kış yazdığım Gündüzbey Belediyesi sitesindeki o yazıdan bir bölümü sizlerle paylaşıyorum:

“Şu Gündüzbey bahçelerinin bir kapısı bile ömre bedel. Şair olsam bir şiir yazar, müzisyen olsam bir şarkı besteler, heykeltıraş olsam heykelini yapar, muharrir olsam romanını yazardım bu kapıların…

Zamana direnen, teknolojiye meydan okuyan, betona ve demir kapılara doğru “Ben ölmedim buradayım, yaşıyorum” diye bağıran ölümsüz kapılar… Capcanlı, dip diri kapılar.

Sadece kuş seslerinin arada bir çınladığı, tabiatın içinize işleyen derin sessizliğinde, huşu içinde kapıyı dinlemeye başladım.

Oturup dertleştik.

Beni bu dünyada en iyi anlayan kapı oldu. Ben onları özlemişim, onlar beni.

Dertler başka.

Çalıların yerini demir-dikenli teller, tahta kapıların yerini boyalı-demir kapılar, kulübelerin yerini iğrenç beton binalar, patika yolların yerini asfalttan çirkeflikler almış.

Kapının derdi bu. Beni sökecekler, yerime demir parçası koyacaklar. Hem de Gündüzbey’de, doğanın kalbinde… Küçüklüğümün efsunlu mekânlarında…

Derdi elemi büyük. Benim de derdim büyük. Beraber oturup ağlaştık.”

  • Çırpılar diye bir köy, Ahmet Günüz diye bir hoca…

Gezimizin 4. Günü Bayramiç’in Çırpılar köyünü ziyaret ile başladı. Otobüs yetmeyince, ek bir araç tahsis edildi. Benle beraber ekipten 3 kişi Orman Şefliğinin aracı ile geziye katıldık. Şoförümüz İbrahim bey, geziye başladığımız ilk yer olan Çırpılar köyündendi. Evciler köyü kadar olmasa da güzel, zengin ve verimli bahçeleri olan bir köydü. Çırpılarda mola verip çay içtikten sonra, İbrahim Bey’in çocuğu Gizem’i de araca alıp yola koyulduk.

Bugünkü parkurumuzun yürüyüş yolu, orman, çiçekler ve doğa yönünden güzelliği tabii ki tartışılmazdı. Ama tartışılmayan bir şey daha vardı: O da rehberimiz Prof. Dr. Ahmet Günüz… Hayatımda böyle bir hoca görmedim… Dersi anlatırken, doğada bir böceği, bir bitkiyi tarif ederken adeta kendinden geçiyor. Alnıma silah dayasanız dinlemeye tahammül edemeyeceğim biyoloji derslerini öyle bir anlatıyor ki, adeta kendimizden geçiyoruz. Yarabbi dedim kendi kendime, ben bu biyoloji dersini de ne kadar seviyormuşum. Ne kadar tatlı, güzel ve sevimli bir konuymuş…

Hoca anlatırken adeta coşuyor, fırkaları, esprileri ardı ardına patlatıyor. Herkesle şakalaşıyor, arkadaş oluyor, hopluyor, zıplıyor, hayatı bir film gibi yaşıyor.

Tam bir neşe kaynağı…

Keyfimize diyecek yok.

Bir yandan temiz hava, doğa, çiçekler, orman ve Sarıkız… Bir yandan hocamızın bizi kahkahalara boğan oyunları, esprileri, şakaları…

Eee daha ne olsun!

Alanındaki bilgisi ve uzmanlığı tartışılmazdı, ama anlatım tekniğindeki başarısı da tartışılmazdı.

Türkiye’deki bütün hocalar keşke böyle olsaydı.

**************

Hem yürüyor, hem bir bitkinin ya da ağacın etrafında toplanıp ders görüyor, hem bir orman evinde oturup dinleniyor, hem öğlenleri karpuz ekmek yiyor, hem de her bir köşeden manzara seyrediyoruz.

En sonunda Sazak Orman Gözetleme kulesine vardık. Bu parkurun en üst noktası idi. Güney-Batı tarafında Gönen sınırlarını görebiliyorduk.

Her tarafımız yemyeşil orman… Gökyüzü masmavi… Rüzgâr bedenimizi sarsacak kadar etkili esiyor. Artık hür ve mutlusunuz. Zirvede olmak böyle bir şey.

Oksijen damarlarınıza yavaş yavaş sızıyor ve sizi oracıkta “zehirliyor” …

*****************

Uzunoluk Orman evinde mola verdik. Molamızın doğal yemeği; peynir, ekmek, karpuz…

Oradan Beypınarı orman evine ulaştık. Burada bizi nefes ve ses çalışmaları bekliyordu. U-e-i-ü-a seslerini çıkarmayı öğrendik. Nefesimizi içimize çekip “uuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu” ladık… Bir ara ben kısa devre yaptım… Uuuu sesi duracak gibi değildi… Yanımda oturan Ahmet hocanın tokadı ile kendime geldim. Galiba bu dersi de fazla ciddiye almıştım!

*************

İnişte şoförümüz İbrahim Bey bizi kendi köyüne, baba evine götürdü. Çay demlenmiş, hazırdı. Evin babası, annesi ve torunu hizmet için seferber oldular. Taze peynir, domates salçası ve tabii ki köy ekmeği… Evde ne varsa önümüze konuldu. Tatlı ve sevimli yaşlılar köy evinde huzur içinde yaşıyorlardı.

Sanki 40 yıllık dost-ahbap gibi hemen kaynaştık. Sohbet koyulaştı. O kadar çok sevdik ki biz bu aileyi, seneye görüşelim dedik, ayrıldık. Teşekkürler İbrahim abi, teşekkürler yaşlı dedemiz, güzel teyzemiz, akıllı yeğenimiz… Teşekkürler Çırpılar köyü…

Kurşunbatmaz, Dalaksuyu, Tavşanoynağı…

Yörede gezilecek, görülecek yerler o kadar çok ki… Değil 6 gün 6 hafta gezseniz bitiremezsiniz. Doyamazsınız buraların güzelliğine…

Sonraki günkü parkurumuz, bir önceki parkurun bir benzeri, adeta kopyası idi… Yerler ayrı, isimler farklı, ama güzellikler aynıydı.

Karaköy, Karagöl, Kurşunbatmaz, Yedikardeşler ve Tavşanoynağı parkurumuzun rehber hocası Dr. Öner’di. Ahmet Günüz hocanın aksine, son derece ciddiydi. Bilgilerini otomatiğe bağlamış, bizleri bir öğrenci, doğayı da Hacettepe üniversitesi kampusu zannediyordu.

Gruptan bana takılanlar oldu: “Alişan dikkatli dinle, imtihan edeceğim seni! Yoksa sınıfta kalırsın!”

Grup o kadar akıllı çevrecilerden oluşuyordu ki, tabii bunlardan ikisi benim hemşerimdi. Hemen olayı tatlıya bağlayıp, her soğuk ortamdan sıcak bir ortama geçiş yapabiliyorlardı. Kimsenin ders dinlemeye niyeti yoktu. Hocamızın öğrenci sayısı azaldı… Nitekim sonradan hocayı ortalıkta gören de olmadı! Ormanda kaybolduğunu söyleyenler bile oldu!

  • Asos: Antik liman şehri

Kaz dağları gezisinin finalini Assos Antik Liman Kenti ile yaptık…Ossos (Behramkale) ile ilgili geniş bilgiye bu http://www.assosrehberim.com/nm-Assos_Antik_Kenti-cp-100 siteden ulaşabilirsiniz.

Bayramiç’ten hareket ettikten sonra Ayvacık üzerinden Babakale’ye vardık. Babakale’nin bütün bilgileri http://www.babakale.com/sayfalar/index.htm bu sitede genişçe yer alıyor.

Daha sonra Apolyon Smitius Tapınağı’na geçtik.  Buradan son  günümüzün son gezi yeri olan Assos (Behramkale) da noktayı koyduk. Tarihi mekanlar ve eserler açısından son derece heyecan verici bir gezinin sonuna geldik.

  • Kaz Dağları doğa ve kültür gezisi

Kaz dağları, İsviçre’nin Alplerinden sonra dünyanın oksijeni en fazla bölgesi olarak ün salmıştır.

Kaz dağları 3. Dönem 2. grup Doğa ve Kültür gezisi Çanakkale On sekiz Mart Üniversitesi ile Bayramiç Belediyesi tarafından düzenleniyordu.

Her grup 24 kişiden oluşuyordu.

Büyük ilgi olduğu için kontenjan çok önceden dolmuştu.

Organizasyonun en önemli kişileri 18 Mart Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd Doç. Dr. Cumali Yaşar, 18 Mart Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği öğrencisi Güvenç Sönmez, Gönüllü Doğa Koruyucusu Şahabettin Kalfa, Rehber Yüksel Türk ve Koordinatör Şerife Gümüş gezinin güzel geçmesi için olağanüstü çaba sarf ettiler. Bu gezinin hamisi de tabii ki 18 Mart Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Osman Demircan’dı…

Bayramiç Belediye Başkan Yardımcısı Ergun Tüzgen, yardımcı gibi değil sanki başkan gibi bizimle ilgilendi. Akşam etkinliklerinin hepsine katıldı. Tahsis ettiği yurt, araç ve imkânlarla bize büyük katkılarda bulundu. Kendisini yürekten kutluyorum.

  • Organizasyonun eksileri

Peki, profesyonelce hazırlanmış bu gezinin hiç mi eksiklikleri yoktu. Vardı tabii, olmaz olur mu? Peki, bu kadar güzel geçen gezinin yanında olumsuzlukları yazmaya değer miydi?

Otobüs bazen geç kalktıysa, kaldığımız yurdun sıcak suları arada bir akmadıysa, otobüs içinde megafon yoktuysa, vs. bunların ne önemi var. Bu gezi programının altında birçok kişinin imzası vardı ve aylardır süren hummalı ve çileli bir çalışma yapılmıştı.

Gönül muradına erdi mi, erdi… O zaman daha ne diye hataların üzerinde durursun!

  • Bayramiç favori ilçem…

Bayramiç gerçekten de ülkemizin en güzel ve en modern ilçelerinden biri… Şehirlerarası ana arterden uzak olmasına rağmen, Çanakkale’nin bir çok ilçesini geride bırakmış… Hele hele Ezine’den kat kat daha gelişmiş… Bunda mahalli yöneticilerin payı olsa gerek… Tertemiz caddeleri, geniş ve kaldırımları, geniş yeşil alanları, parkları, son derece modern ve büyük Pazar yeri, bakımlı yüzüyle Bayramiç benim favori ilçem oldu… Öncelikle Belediye Başkanımızı ve bilhassa Başkan Yardımcımız Ergun Tüzgen’i yürekten kutluyorum. Memleketini seven, böyle dürüst ve vatansever yöneticilere çok ihtiyacımız var.

  • Eğitim programları

Gezimizin eğitim ve rehberlik bölümü son derece profesyonelce hazırlanmıştı. Gündüzleri doğada unutulmaz geziler yaparken, bize o yörenin en ünlü uzmanları eşlik ediyor, geceleri de yine en tanınmış bilim adamları bilimsel dersler veriyordu. Bu anlamda son derece verimli ve zengin bir kültürel kurstan geçtiğimizi söyleyebilirdim. Doğa ve çevre hakkında bilinçleniyor, birçok doğruları öğreniyor, birçok yanlışlarımızı düzeltiyorduk.

Gezinin seçkin katılımcıları, ders veren hocaları acımasızca eleştiriyor, itiraz ediyor, bazen de ayakta alkışlıyorlardı. Koca Rektör yardımcıları zor durumda kalıyor, Bölge Müdürleri ise kendilerini bir anda Genel Müdürlük koltuğunda buluyorlardı.

Beyefendi kişiliği, sabırlı tavırlarıyla grubun gönlünde taht kuran Rektör Yardımcısı Sayın Demircan’a, “Hocam, Danimarka neden Kyoto anlaşmasını imlazamadı?!!!” diye hesap soranlar, “Ama hocaaaaaammm!” diye yakınanlar…

Çevrecilerin sağı solu belli olmazdı. Yerin dibine de batırırlar, göğe de çıkarırlardı.

Hepsi de okumuş, aydın, elit insanlardı. Bütün sunumları dikkatlice dinliyorlar, sunum sahiplerini soru yağmuruna tutuyorlar, konuyu enine boyuna irdeliyorlardı.

Prof. Dr. Osman Demircan, “ Kazdağları’nda Oksijen Üretimi”, Prof. Dr. Varol Tok, “ Kazdağları’nın Faunistik ve Floristik Özellikleri”, Prof. Dr. Kenan Kaynaş, “Kazdağları’nda Tarım ve Sürdürülebilir Tarım Teknikleri”, Prof. Dr. Ahmet Gönüz, “Kazdağları Bitkisel Potansiyeli ve Fitoterapide Kullanılabilirlik”, Prof. Dr. Murat Türkeş, “Değişen İklimimiz, Uluslararası Anlaşmalar ve Türkiye”, Prof. Dr. Talat Koç, “Çevre, İnsan ve Kazdağları”, Öğretim Gör. Dr. Şükrü Öner,  “Kazdağları Biyo –İklim Katları” konuları başarıyla verdiler.

Kazdağları kursunda yapılan sunumların hepsine    http://www.kazdaglari.org/kalfa adresinden ulaşabilirsiniz.

  • Ahenk ve uyum uygulaması

Yoğunlukla İstanbul, İzmir, Ankara olmak üzere Türkiye’nin bir çok ilinden farklı kültürel ve sosyal tabakaya mensup kişilerden oluşan grup ilk defa bir araya geliyordu. Gezinin uyumlu ve verimli geçmesi önemli bir konuydu. Bu nedenle ilk günden itibaren gurubun hemen kaynaşması için “Ahenk uygulaması” adı verilen bir etkinlik konulmuştu.

Türkiye’nin ilk profesyonel bayan hakemi Lale Orta’nın muhterem eşi Öğretim Görevlisi Ahmet Zeki Orta ahenk uygulamasını başarıyla gerçekleştirdi. Grubun yaş ortalaması(2 çocuk hariç tutulursa) 45 civarındaydı. Orta yaş ve orta yaş üstü insanlar, akşamları Ahmet Hoca sayesinde unutulmaz anlar yaşadılar. Oyunlar oynadık ve böylece tekrar çocukluğumuza döndük. Güldük, eğlendik. Bir baktık ki, daha dün ilk defa bir araya gelen insanlar olarak bir anda 60 yıllık dost gibiydik.

İlerleyen günlerde birbirimize ismimizle hitap ediyor, senli benli konuşuyorduk. Esprilerin ardı arkası kesilmiyor, grup bir anda şaka moduna giriyor, neşe ve gülücükler çiçek gibi açıyor, fırkalar havalarda uçuşuyordu.

Bu neşeli grubun havasına ayak uyduramayan büyük adamlar da vardı tabii ki içimizde… Ama onları da hoşgörü adına anlayışla karşılıyor, evrensel insanlık değerleri adına görmemezlikten geliyorduk. Görevli arkadaşlarımızın sabırlarını zorlayan kimi davranışlar, grubun yüksek potansiyelli hümanist duvarlarına çarpıp geri dönüyordu.

Uyum ve ahenk 6 gün boyunca en üst seviyede seyretti. Buradan Ahmet Zeki Orta hocamıza teşekkürü bir borç biliriz. (Hocam siz bir sepet kayısı hak ettiniz)

  • Doğa gezileri ve hocalar

Aslında biz 24 kişi ve bizden önceki dönemin katılımcıları Türkiye’nin en şanslı doğa ve kültür gezisi yapan insanlarıydık.

5 gün boyunca doğada ve tarihi mekânlarda yaptığımız gezilere rehber olarak o yörenin en ünlü uzmanları eşlik etti. Karşılaştığımız diğer grupların rehber hocaları, hocalarımızı görünce bize gıpta ile bakıyorlar ve hayranlık besliyorlardı. “Nokta atışı yapmış ve en iyi hocayı bulmuşsunuz” diyorlardı.

Türkiye’nin en güzel yerlerini en iyi hocalarla gezmenin zevki ve farkı bir başkaydı. Memlekete dönünce “hava atacağımı” söylüyor, grup üyeleri bu espriye kahkaha ila karşılık veriyorlardı.

Burada Şahabettin Kalfa hocamız için büyük bir parantez açmamız lazım. Gezinin ta başından sonuna kadar bize eşlik etti. Olağanüstü bir insan. Tutkulu bir çevreci. Genç ve dinamik yapısıyla Kaz dağının adeta bir Karacaoğlan’ı, Köroğlu’su… Kendisini Kaz dağına adamış çağdaş bir Hasanboğuldu… Köknar ağacı kadar sağlam, Çam ağacı kadar sıcakkanlı… Kendisini tanımaktan büyük mutluluk ve bahtiyarlık duydum. Selam olsun size hocam!

  • Anne esprisi

“Annem bana kızar”

“Şimdi anneme ben ne diyeceğim?”

“Ya annem duyarsa?”

“Annem beni öldürür”

“Annem müsaade etmiyor”

“Anneme sorayım da”

Gruptaki arkadaşlar ve hocalarımız bu vecize sözleri hep bir espri olarak algılamış ve tatlı tebessümlerle karşılamışlardır.

Anne bizde kutsal bir varlıktır. Hem dinimizin, hem örf ve adetlerimizin anneye ne kadar önem verdiğini anlatmaya gerek var mı?

Anne-çocuk ilişkisi, çocuğun büyümesi ile birlikte şekil değiştirir. Çocuk artık büyümüştür, genç bir delikanlı olmuştur ve annesine ihtiyacı yoktur! Annenin daha sözü dinlenmez!

Hâlbuki benim annem ile olan ilişkilerim hep aynı düzeyde devam etti. Espri olarak zannedilen bu sözleri gerçekte ciddi söylüyordum. Annem hâlâ bana bu yaşta kızıyor ve hayatımı yönlendirmeye çalışıyordu.

Her yaptığım işe müdahale eder ve benim hep iyiliğimi ister. İstisnasız bütün gezilerime karışmıştır.

Kaçkar dağları gezisinde Çamlıhemşin’e indiğimde arayıp halini sorayım dedim… Temmuz’un sonunda Verçenik yaylasında kar, tipi, sis, yağmur ve doludan donma tehlikesi geçirmiştim.

“Oğlum orada ne arıyorsun? Ne işin var bu sıcakta?! Çabuk gel evine otur!” diye bana kızdığında “Ne sıcağı anne… Burada donuyorum” dedim. “Şuna bak! Bir de utanmadan yalan söylüyor. Sen yalana da mı başladın? Çabuk gel “ diye bana kızmaz mı?

  • Bayramiç-Kaz Dağı ve Malatya-Nemrut Dağı

Kazdağı 65 kilometre uzunluğunda, 35 kilometre eninde, Doğu’dan Batı’ya doğru uzanan bir dağ kültesidir. Dağın Kuzeyinde Bayramiç ve Çan, Güneyinde yani deniz tarafında Küçükkuyu, Altınoluk, Akçay, Edremit, Ören, Burhaniye gibi artık turistik bir bölge hüviyeti taşıyan yerleşim birimleri bulunuyor. Kaz dağının esintisi ve suları, deniz kültürü ile birleşince bölgenin Güneyi almış başını gitmiş… Kaz dağına çıkmak için hep güney yolu kullanılıyor. Kaz dağı turizmi başta Zeytinli beldesi olmak üzere güneydeki yerleşim birimlerini ihya etmiş. Devlet de zaten hep bu bölgeye yatırım yapmış…

Fakat asıl Kazdağı Bayramiç tarafında… Bayramiç Kaz dağı arası 30 kilometre… Milli Parklar, Bayramiç’ten Sarıkız tepesine geçit vermiyor. Bayramiç üzerinden Kaz dağına çıkmak istediğinizde ta güneyi dolaşmak zorundasınız ki, bu yaklaşık 150 kilometreye tekabül ediyor.

Bu durum bana Nemrut Dağı ulaşımında Adıyaman ile yaşadığımız bazı sıkıntıları hatırlattı. Kaz dağı ile Nemrut Dağı arasındaki ulaşım benzerlikleri bende şaşkınlık yarattı. Biz de Malatyalılar olarak Bayramiç ile aynı sıkıntıyı yaşıyoruz. Her ne kadar Nemrut’a ulaşım bizim taraftan serbest olsa da, Adıyaman-Malatya arasındaki bağlantı kopuk olduğu için bunun fazla bir etkisi olmuyordu. Nemrut’a gitmek isteyenler Malatya’yı tercih ederlerse 90 kilometre, Adıyaman’ı tercih ederlerse 240 kilometre gitmek zorundalar.

Kim bilir, aynı kaderi paylaştığımız için belki Bayramiç’e olan sevgimin bir sebebi de bu olabilir mi?

  • Kaz dağını kurtarmak

Ey Beyaz Adam! Duydum ki, Kaz dağlarında siyanürle altın arayacakmışsın! Yer altı madenlerimizi işletip ülkemizi çağdaş müreffeh seviyeye taşıyacakmışsın! Memleketimizi zengin edecekmişsin! Yöre insanına aş ve iş verecekmişsin!

Hay Allah razı olsun senden! Ne kadar da memleketi düşünüyorsun. Ben senin ananı babanı da bilirdim… Memleketimizin kalkınması ve gelişmesi uğruna ne cefalar çektiklerini bilmez miyim?!

Bana bak Beyaz Adam! Sen çocuk mu kandırıyorsun!

Söylene bana, neyin var senin? Eğer vicdanın varsa vicdanına, eğer dinin varsa dinine, kitabın varsa kitabına, paran varsa parana, gücün varsa gücüne hitap edeyim.

Senin fikrin neyse zikrin de odur.

Eğer Kaz dağlarına elini vurursan elin kırıla!

Senin dünyayı kirlettiğin yetti artık! Suyumuzu, havamızı, toprağımızı kirlettin! Allah da senin 7 sülaleni kirlete!

İnşallah domuz gribine yakalanasın! Kaz dağlarının zehirli mantarıyla iki seklem uzanasın!

Ayıların saldırısına uğrayıp param parça olasın!

Ölümün, altın bulmak için doğaya salacağın siyanürle olur inşallah!

Kaz dağlarında kazacağın çukurlar mezarın olur inşallah!

Daha akıllanmayacak uslanmayacak mısın?

Görmüyor musun? Başka dünya, başka Türkiye, başka Kaz dağları var mı? Allah gözünü doyura!

Sen bu dünyanın havasını solumuyor, bu dünyanın suyunu içmiyor, bu dünyanın ekmeğini yemiyor musun?

İnsan mısın, mahlûk musun sen?

Suyun, havan, toprağın biter, kirlenirse ne zıkkımlanacaksın! Hı söyle bana!

Uzaya gidip başka bir dünya mı bulacaksın?

Bre ahlaksız, vicdansız, dinsiz, imansız!

Sen laftan sözden anlamaz mısın? Adam gibi uyardık anlamadın, eylem yaptık tınmadın, yasa-kitap-kanun dedik dinlemedin, he ağam, canım paşam diye yalvardık takmadın!

Seni Kaz dağlarına KAZma vurmaktan ne alı koyacak bilmem ki!

Bütün değerleri aşındırdın. Hiçbir değer tanımaz oldun. Tek anladığın, daha çok zengin olmak, daha çok para kazanmak!

Ey Ankara’daki böyük adamlar! Peki ya size ne demeli?

Yok, arkadaş, artık bu işin Beyaz Adamı Siyah Adamı kalmadı!

Altımızı oyan, çevremizi kirleten, ormanlarımızı yok eden, bütün değerlerimizi tüketen vahşilerin rengi de, dini de, fikri de aynı!

Hepinizin Allah canını ala!

Bir karış toprağa, bir yudum suya, bir lokma ekmeğe, bir nefeslik havaya muhtaç kalasınız inşallah!

Sanmayın ki bu doğa kördür, duymaz, bilmez! Canı yoktur, kendini savunamaz! Dili yok, gücü yok! Sanmayın!

Doğa, kendisine yapılan her yanlışın faturasını çıkarır!

Ve son olarak şunu söylüyorum. Unutmayın ki;

“Çanakkale Geçilmez” destanını yazan bu millet, müttefik şirketlerin (şerlilerin) amansız kazılarına karşı göğsünü siper edecektir.

  • Bırakma beni!

Sarhoş olduk biz bu diyarlarda… Zehirlendik bu mekânlarda… Oksijeni, havası, rüzgârı, dağı, deresi, ovası, suyu, çiçeği, sisi, bitkisi, toprağı, meyvesi, köyü, bahçesi, balıkları, ormanı ve insanları bizi sarhoş etti.

Zehirledi…

İyi mi oldu yani!

Şimdi biz şehre nasıl döneceğiz?

Medeniyete! nasıl uyum sağlayacağız?

Teknolojiye nasıl ayak uyduracağız?

Modern dünyayı nasıl kabulleneceğiz?

İnsan olmaya alışmıştık burada, sevmeye, paylaşmaya, doğallığa, samimiyete, güzelliğe alışmıştık.

Ciğerlerimiz ve zihinlerimiz aynı anda temizlenmişti… İnsan olduğumuzu anlamıştık. Fıtrata dönmüştük.

Ey Bayramiç! Ey Sarıkız! Ey Kaz dağları! Bırakma bizi! Al kollarına, sımsıkı tut bizi! Medeniyet! öcüsünün önüne atma bizi!

Ey orman kardeş, bana da köşende bir yer ayır.

Kalayım sonsuza dek kucağında!

Kuş olur öterim dallarında!

Kelebek olur uçarım çiçeklerinde!

Kurt olur ulurum her daim tepelerinde!

Ayı olur yatarım ağaç kovuklarında!

Balık olur yüzerim göllerinde!

Mantar olur yapışırım gövdelerinde!

O2 olur yaşarım havalarında!

Altının olur feda ederim kendimi!

Siyanürcülerin önünde siperin olurum!

Homeros olur destanını yazarım!

Bırakma beni!

Ne olur! Ne olur! Ne olur!

http://picasaweb.google.com.tr/selimalisanhayirli/KazDaglarOrtayaKarSK

http://picasaweb.google.com.tr/selimalisanhayirli/KazDaglarDostlar#

Kaz Dağları gezim (Şeref YALDIRAK)

Kaz Dağları gezim

KazDağları gezim iki aşamalıdır. Birinci aşamasında Bayramiç belediyesi ve Çanakkale 18Mart ü.sinin düzenlediği etkinliğe katıldım. 5 gece 6 gündüz süren etkinliğin sonunda İstanbul’a geri döndüm. Ailemi alarak, tekrar Bayramiç bölgesine geldim. 3 gece Evciler’de bir köy evinde 2 gece Bayramiç öğretmenevinde kaldım.

Internet üzerinden Kazdağları hakkında bilgi araştırırken, etkinlikten haberim oldu.

Etkinliğin Kazdağlarının kuzeyinde gerçekleşmesi, Kazdağlarının yoğun bir şekilde tanıtımının yapılacak olması ve gezi içermesi katılmaya karar vermemde etkili oldu.

Etkinliğe katılırken, hiçbir lüks beklentim yoktu. Konaklama yerinin, yemeklerin üst seviyede olmasını beklemiyordum. Genel olarak etkinlik beklentilerim, programın içeriğinin yazıldığı şekilde gerçekleşmesi, orman içi gezilerinin yapılması ve Kazdağları bilgilendirmelerinin yeterince yapılmasıydı. Bunlar gerçekleşti. Beklentilerimin çok ötesinde yaşadıklarım da oldu. Bunları yazımın aralarında bulabilirsiniz.

İstanbul’dan Çanakkale’ye beni götürecek otobüsüm 9:15de kalkacaktı. Evimden 7:15de kalkan site servisi ile 7:25de Tepeüstü mevkiine geldim. Günler öncesinden biletimi bana satan Tepeüstü bürosundaki kişi, biletin üstüne saat 8de Harem’e servis notu düşmüştü. Tepeüstü yazıhanesinin önüne geldiğinde yazıhanenin kapalı olduğunu gördüm. 8:15e kadar yazıhane açılmadı. Bu arada ben üç kere Harem’i aradım. Her seferinde servis yolda cevabı aldım. Yazıhane 8:15de açan kişiye durumu ilettim. 8:25de Kütahyalılar firmasına ait bir servisle Harem’e beni yetiştirdiler. Harem’dekilere şikayetimi yazılı olarak vermek istediğimi ilettim. Esenlerde şikayetimi iletebileceğim söylendi. Esenlerde görevli kişiye şikayetimi hem sözlü hem yazılı ilettim. Harem bürosunun ihmali olduğunu, Tepeüstü bürsounu uyarması gerektiğini ve Harem çalışanlarının eğitime alınacağını söyledi ve bana teşekkür etti. Bu sırada Esenlerde otobüs beni 15 dakika bekledi.

Edirne Çanakkale il sınırında bulunan Korudağı’nın o yeşil ihtişamı beni büyüledi ve etkinlik için ilk olumlu sinyali aldım. Dağların o yeşilini çok özlemişim. Gözlerim doldu ve gözyaşlarıma engel olmadım. Mutluluktan ağlama fırsatlarını her fırsatta değerlendirmişimdir. O sırada “Allahım sadece mutluluktan ağlat, beni” diye dua ettim. Otobüsdeki muavin önce Ezine’ye beni otobüsle götürmeyi teklif etti. Kabul ettim. Truva Turizm’in İzmir yolu üzerindeki petrol tesislerinde bir süre durduk. Bol bol limonata içtim. Sonra beni Ezine’ye götürmekten vazgeçtiler. Otobüs Geyikli’ye dönmeden beni otobanda indirdiler ve bir Bayramiç midibüsüne bindim. 18:15 gibi Bayramiç’teydim. O gün Bayramiç’in her Çarşamba olan büyük pazarıymış. Pazar toplanıyordu ve ben daha kalacağım yere eşyalarımı bırakmamıştım. Bu yüzden pazarı gezmekten vazgeçtim. Çok şey kaçırdığımı sonradan öğrenecektim. Öğretmenevinin önüne geldiğimde telefondan Güvenç beyi aradım. Yukarı doğru yürümemi söyledi ve Kız yurduna yakın bir yerde kendisini gördüm. Beni çok sıcak karşıladı. Zaten ben İstanbul’dayken de teleonla epey bir konuşmuştuk. Kızyurdunda bana ayrılan odada her türlü imkan vardı. TV, buzdolabı, dolap, dört adet yatak, ütü vs. Güvenç bey acele etmemi ve Öğretmenevinin önüne gelmemi söyledi. Koştura koştura Güvenç beyin yanına gittim. Grubu bir konağı gezerken yakaladım. Konak dış duvarları olan ve bir avludan merdivenle içeri girilen bir yapıydı. Yerler tavanlar duvarlar hep ahşaptı. Yorgun olduğum için anlatılanları dinlemekten ziyade çevreme bakındım. Restorasyonu beğenmediğimi ifade ettim. Restorasyonun orijinalliği azaltıcı biçimde yapıldığını düşündüğümü söyledim. Daha sonra bir köprü başına gittik. Tarihi Köprü uzaktan hoş duruyordu. Ama yakınına gidince etrafında çok miktarda çöple dolu olduğunu gördüm ve üzüldüm. Bir de tarihi bir camii gezdik. Şehir turundan sonra öğretmenevi bahçesinde oturduk. Tanışma faslı başlamıştı. Akşam yemekten sonra rektör yardımcımız ve bir doçent hanım bize Kazdağları’nın oksijen üretimi ve mitolojisi hakkında bilgilendirdiler.

İlk gün program gereği Kazdağlarının deniz tarafına gidilecekti. İlk önce programın bu kısmını yadırgıyordum. Daha ilk günden Kazdağlarının güneyini gezmek beni şaşırtmıştı. Çünkü ben Kuzey tarafını merak ediyordum. İlk gün o şehir karmaşasının içine girecek olmak canımı sıktı. Bayramiç’ten harektte uzun bir süre tura katılan bir arkadaşı bekledik. Bu grup içinde biraz gerginlik yarattı. Çok beklediğimiz için arkadaşı almadan hareket ettik. Bu arkadaş beklemediğimiz için sitem etmiş, ısrarla bize yetişmeye çalıştı. Yolda bir beyi otobüse aldık. Bir sıkıntısı vardı ve bu yüzüne yansıyordu. Gezide bize eşlik ederek Kazdağları hakkında bilgi vereceğini öğrendik. Zeytinyağı müzesinin önüne geldiğimizde bu bey bizden ayrıldı. Kulak misafiri olduğum kadarıyla, program değikliği kendisine bildirilmemişti ve buna tepki olarak bizi terk etmişti. Bayramiç’te bıraktığımız arakadaş bize müzede yetişti. Zeytinyağı müzesinin önünde Şahabettin bey’i görünce çok heyecanlanmıştım. Hakkında bildiğim tek şey bir doğa savaşçısı olduğu idi. Tam bir doğa ve dava adamıydı. Kendisine imreniyordum. Onun yaşlarına gelmeden ben de onun yaptıklarını yapmak istiyordum. Onun gibi doğayla meşgul olmak, doğada gezmedik yer bırakmamak ve doğayı korumak istiyordum. Doğa korumacılığı dendiğinde ilk akla gelen isimlerden olmak istiyordum. Kendisiyle bol bol sohbet etmeyi beklerken bizden müze önünde ayrıldı. Müze önünde bize katılan bir üniversite öğretim üyesi Abdullah Soykan bey, gezinin geri kalanında eşlik etti. Verdiği bilgiler muazzamdı. Hepsini ses kayıt cihazına kayıt etmeye çalıştım. Edremitte orman müdürlüğünden milli park giriş izin kağıdını aldık. Bu bize zaman kaybettirdiği için programda aksamalar başladı. Tahtakuşlar müzeevi programdan çıkarıldı. Buna üzülmedim. Çünkü daha önce görmüştüm. Bir kere görmek yeterliydi ve ben görmüştüm. Milli parka Zeytinli ve Mehmetalan köyü istikametinden giriş yaptık. Sarıkız tepesine çıktık. Sarıkız tepesine çıkmadan önce Zeytinli’de telefonla aradığım Soner Can’a tepede buluşmak istediğimi ilettim. Sarıkız tepesinde onu görünce çok sevindim. Soner’le dört sene önce tanışmış ve çok sevmiştim. Kendisine bol bol övgüler yağdırdım. Yolda abisini gördüğümü ve onunla fotoğraf çektirdiğimi söyledim. Kendisine eskiden beraber çektirdiğimiz bir fotoğrafı verdim. Rehberlik görevinin sonlandırılış hikayesini dinledim ve çok üzüldüm. Abdullah Bey bir jest yaptı ve Soner’den Sarıkız efsanesini anlatmasını istedi. Soner biraz nazlansa da, Abdullah beyin teşvikleriyle anlatmaya başladı. Efsanenin sonuna doğru eklemeler yaptı. Soner’e mustakil bahçeli bir evde konaklama isteğimi ilettim. O da araştıracağını söyledi. Soner Can, şu anda Kazdağlarında ağaç kesimi yapıyormuş. Ailesini rahat geçindirdiğini söyledi. Maddi sorun yaşamadığını öğrenmek beni sevindirdi. Eğer tekrar gelirsem, beraber dağlarda konaklamayı teklif etti. Kabul ettim. İnşaallah en yakın zamanda bunu gerçekleştirmeyi umuyorum. Bugünün en güzel tarafı Soner’le tekrar karşılaşmam oldu. Bu sayede Kazdağları’nın deniz tarafına geldiğime sevindim. Sarıkız tepesinin ardından Hasanboğuldu ve Sütüven şelalelerini gördük. Maalesef buraları çok kalabalıktı ve her taraf çöp içindeydi. Doğayla başbaşa kalmayı arzuladığım için bu manzaradan keyif aldığımı pek söyleyemeyeceğim. Gezinin bu kısmının olumlu yanlarını görmeye çalıştım. Hasanboğuldu’yu merak ediyordum. Daha önce görmediğim için çok şey kaybetmediğimi düşündüm ve sevindim. Milli park sınırları içinde Hasanboğuldu’dan çok üstün güzelliklere sahip su birikintileri vardı. O yöreye ait, daha önce tatmadığım tüysüz şeftali satın aldım. Turdaki arkadaşlarla paylaştım. Hasanboğuldu’da zaman yönünden bir aksama oldu. Gece çok geç bir vakitte Bayramiç’e döndük. Ahmet Bey bizi bekliyordu. Yorgunluk ve şehir içi gezintinin sıkıntısı üstümdeydi ve Ahmet beyin etkinliklerine kendimi veremiyordum. Buna rağmen başarılı oluşuma şaşırdım. Heyecan yapmayınca daha sakin kararlar veriyor ve stres yaşamıyordum.

İlk iki sabah kahvaltıda yumurta olmayışını yadırgadım. Bunun yanında peynir ve domates harikaydı. İlk iki günden sonra yumurta geldi, fakat peynir kalitesi ve miktarı azaldı.

Etkinliğin ikinci gününde Bayramiç barajı önünde bir süre durduk, etrafı seyrettik. Yolda bize orman müdürlğünün bir aracı ve Canan Bey eşlik ediyordu. Araçta konuşulanları duymak hayli zordu. Bunun eksikliğini etkinlik boyunca hissettik. Ayrıca bizi taşıyan midibüsün oturma yerlerinin yetersiz oluşu bana daha zevkli yolculuk etme fırsatı sundu. Tabure üzerinde sallanarak gitmek, bir kamyonetin arka bagajında gidiyormuş hissi verdi. Ayrıca oturma yerlerine göre daha rahattı. İnişlerde ilk inen olma ve binişlerde son binen olma imkanı da veriyordu. Tam ortada oturduğum için, konuşulanları duymam kolaylaştı. Güneşten de korunuyordum.

Aracımız Karaköy orman şefliği önünde mola verdi. Bahçesinde fotoğraflar çektik. Temizlenme ihtiyacımızı giderdik. Programda adı geçen öğretim üyelerimiz geziye katılamadılar. Bu açığı Bayramiçli rehberimiz Yüksel bey çok güzel kapattı. Kurşunbatmaz denen mevkiide orman içinde pembe boyalı iki katlı bir ev gördüm. Hansel ve gratel masalındaki cadının evine benziyordu. Çok göz alıcıydı. Hayalimde evi çok süslü hale getirdim. Kendimi ve ailemi evin içinde hayal ettim. Gerçekte bina kullanılmıyordu ve dökülüyordu. Moladan sonra aracımıza tekrar bindik. Bir süre sonra aracımız Dalaksuyu mevkiine biraz kala durdu ve mevkiye kadar yürüdük. Benim gibi yürüyüş delisi birine bu yürüyüş ilaç gibi geldi. Her adımda sanki havuç dilimi baklavadan bir ısırık alıyordum. Mevkiiye vardığımızda gözlerim güzelliklere odaklanmıştı. Meğersem o kadar çok çöp varmış ki farkedemedim. Birkaç arkadaş ellerinde torbalar çöp toplamalarını hayranlıkla izledim. Bu sırada ben ve bir arkadaş Yüksel’in peşinde mantar toplama sevdasındaydık. Mantarlar gerçekten mantar gibi bitiyorlardı. Fakat sağlıklısını bulmak sadece Yüksel’e nasip oluyordu. Bu işin o kadar çok püf noktaları varmış ki, şaşırdım. Yüksel’in her şüphelendiği mantarın bir kusuru çıktı. İçi oyuk olan, böcekle dolu olan, rengi tutmayan ve daha bir çok özellik. Yüksel’in bu mantarları pişirip yiyecek olmasına çok imrendim. Programda olmayan bu mantar toplama etkinliği benim arayıpta bulamadığım, genel etkinliğin beklentilerimin üstüne çıktığı andı. Dalaksuyunda küçük bir havuz vardı. Biz havuz etrafında zıpladıkça, havuzdan kabarcıklar çıkması çok hoştu. Bir taş bulup üzerinde yediğim kumanyamı iştahla mideme indirirken, çok mutlu olduğumu hissettim. Bu sırada kestiğim karpuzun çok tatlı olması üzerine arkadaşlardan tebrik mesajları aldım. Gezinin devamında aracımız bizi Tavşanoynağı gözetleme kulesine yakın bir yerde indirdi. Buradan kuleye yaptığım yürüyüşten büyük keyif aldım. Kuleden gördüğümüz manzarayı tarif için video görüntülerini seyretmeniz veya orada olmanız gerek. Gezi programında adı geçen Karagöl, Yedi kardeşler noktalarını şu an hatırlamıyorum. Belki video ve ses kayıtlarına bakarsam buraya eklemeler yapabilirim. Ve akşam Bayramiç’e dönüş, akşam yemeği ve akşam anlatıları.

Üçüncü günümüzde bizi bir sürpriz bekliyordu. 18 Mart üniversitesi rektörümüz bize Uzunoluk’ta katıldı. Öğlen yemeğinde bulunan patates, yumurta, domates ve biber dörtlüsüne iştahla yedik. Üzüm, şeftali ve çay ikramları mükemmeldi. Gözleme bekliyorduk, ama olmasa da karnımızı güzelce doyurduk. Rektörümüzle çok zevkli sohbetler yaptık. Kendimi ve yaptıklarımı anlatınca üniversitenin Çanakkale hakkında hazırladığı 15 adet seri kitabı göndermeyi vaadetti. Ben de bunu rektörümüze hatırlatmayı düşünüyorum. Cep telefonunu verdi çünkü. Ama sormayın söylemem. Öğlen yemeği sonrası yürüme zamanıydı. Grup dağınık yürüdü. Ben önümde birileri var diye yürüyüşün son noktasını aşmış ve ilave neredeyse iki kilometre yürümüştüm. Arkama baktım kimse yok. Önüme baktım kimse yok. Önümdekilere yetşirim ümidiyle hızımı artırdıkca artırıyordum. Yanımda kim mi vardı dersiniz. Tabii ki Ahmet hocanın köpeği. Yol boyunca beni dinledi, bir koştu geri geldi, beni hiç yalnız bırakmadı. Siz hiç bir köpekle yanlız iki kilometre yürüdünüz mü? Ben yürüdüm. Beni duyduğuna ve dinlediğine inanıyorum. İyi bir deneyimdi. Bu arada beni aramaya çıkanlara şaşkınlığımı ilettim. Araç şoförümüz Abdi beyden güzel bir azar işittim. Mahcuptum, ben önümde kişiler var diye huzur içinde yürüyordum. Yürümek konusunda dayaanılmaz bir heyecan içindeydim. Bıraksalar herhalde Trans Kazdağları yapardım herhalde. Nasıl olsa o yol bir köye çıkmaz mı? Neyse daha fazla konuyu uzatmayayım.

Uzunoluk’tan önce Sazak gözetleme kulesine uğramak üzere Çırpılar Köyü’nü ziyaret ettik. Buradaki mola süresi  o kadar uzadı ki, şöyle köyün bir tarafını dolaştım. Baktım hala herkes oturuyor. Ben de köyün kalan tarafını dolaştım. Bu köy gezisi sırasında kapısı açık bir evi ve ev sahibini görünce, selam verdim. Sıcak karşılaması üzerine klasik sorularımı sormaya başladım. Bu köyde keçi peyniri yapan var mı? Zeytin yağı falan. Bunun üzerine evin beyi beni tarlasına götürdü. Ben de tarlada sebze meyve avına başladım. Ben böyle güzel, dolgun, yeşili yeşil biberler görmemiştim. Bize pazarlarda köy biberi diye satılan biberleri hatırlayınca, tarifsiz bir acımayla gülümsedim. Bu biberleri yemedim, taa İstanbul’a kadar götürdüm, çoluk çocuğum yesin diye. Bu uzun molanın ardından aracımız bizi Sazak kulesine yakın bir yerde bıraktı. O kısacık yokuş yolu çıkan ben, ciğerlerimden gelen hırıltılı yorgunluk seslerini durdum dinledim. Ne güzelmiş, yokuş yukarı yol çıkmak patikalarda taş toprak yollarda yürümek. Deymeyin keyfime. Bu kuledeki manzara Karadeniz dağlarını aratmıyordu. Yağmur bulutları ortalığı sise boğuyordu. Bulutların veya sis kümelerinin rüzgarın etkisiyle hızla hareket etmesi görülmeye değerdi. Video çekerken en sevdiğim özelliklerden biri de rüzgarın sesini kaydedebilmekti. Bu da gerçekleşti. Rüzgara sanki dokunuyordum. Ben işte buradaydım ve çok şanslıydım. Eşimin ve çocuklarımın burada olamayışını düşününce biraz hüzünlendim. Aramak istedim, ama telefonlar çekmiyordu. %97 kapsama alanı iddiası nedense dağlarda hep karşıma çıkıyor ve hayretler içinde kalıyordum. Dünyanın zirvesinde olmasa da Kazdağlarından görünen manzaraya bu kadar yüksekten bakmak, bir anda gözünün görebileceği mesafenin bu kadar büyük olduğunu görmek bana müthiş bir haz verdi. Sanki bir haritayı inceliyormuşum gibi. Çanakkale şu tarafda. Şu görünen yer Kalkım. İşte şurda Çırpılar köyü. Yanında şu köy falan. Muhteşem bir duygu. Ve akşam Bayramiç’e dönüş, akşam yemeği ve akşam anlatıları.

Geldi etkinliğin dördüncü günü. Cumartesi. Festival günü olması dolayısıyle aracımız bizden önce ilçe halkını festival alanına götürmekle görevlendirilmiş. 11:30a kadar öğretmenevi bahçesinde bekledik. Bir de ha şimdi aracımız gelir diye yerimizden kıpırdayamıyor dağılamıyorduk. Aracımız geldiğinde ise maalesef bir iki kişi dağılmıştı. Bir de onları bekledik.

Festival alanına biz de davetliydik. Aracımız bizi önce Bayramiç barajına oradan Evciler köyü üzerinden Kesmez Alabalık tesislerine götürdü. Balıklarımız hazırlanana kadar boş durmayan arkadaşlarla birlikte dereye indik. Bol bol fotoğraflar aldık. Ben bununla yetinmedim, bir de çevre evlerde keçi peyniri arayışına giriştim. Bir teyzem bir ev tarif etti. Evin yolu daracık derenin üstünden geçen bir tahta köprüye bağlanıyordu. Köprüden geçmek heyecan vericiydi. Çünkü köprünün tutacak bir tarafı yoktu. Ve köprünün tabanını oluşturan kalaslar hafiften oynuyordu. Bu güzel köprüyü geçer geçmez tek göz oda bir evle karşılaştım. Evin damadı beni görünce, selamladı. Ben de talebimi ilettim. Kayınvalidesi özür dileyerek ellerinde fazla peynir olmadığını söyledi. Bir parça keçi peyniri ikram etti. Böyle bir peyniri bu yazıyı okuyan hiçkimsenin yemiş olduğunu sanmıyorum. Daha taptaze olduğu için dışı hafif sert, içi yumuşacıktı. Bir kilo bu peynirden yiyebilrdim. Maalesef elime bir torbada 100 gr keçi peyniri tutuşturdu. Elimde bu peynir kala kaldım. Yesem mi yemesem mi diye düşündüm. Ve İstanbul’a götürmeye karar verdim. Balık çok lezzetliydi. Soğanla birlikte doyuru olduğunu söyleyebilirim. Konaklama açısından tesisi gezdim. Fiyatlar biraz yüksek geldi. Kişi başı kahvaltı dahil uzun konaklamalar için 50 liraydı. Odalar da küçüktü ve odalar yola bakıyordu. Dere sesi duyulmuyor, sadece alabalık üretim havuzlarının manzarası görünüyordu. Sıra Ayazmaya kadar yürümeye gelmişti. Yol zaman zaman daralacağı için rehberlerimizden sürekli uyarı geliyordu. Ayazma festival yüzünden hınca hınç araç ve insanla doluydu. O bölgede bulunan mağaraları gezmek fikri müthişti. Sırayla mağaralara girmeyi beklerken, mağaranın derinliklerine girmekten son anda vazgeçenler yüzünden beklemek zorunda kaldım. İyi ki beklemişim, bu sayede iki mağaranın ikisini de gezdim. Yüksel Ayazma’nın ilerisinde yüzülecek küçük göllere doğru bizi götürdü. Fakat bu gölün kuruduğunu görünce şaşırdı ve geçen hafta buranın dolu olduğunu söyledi. Festivalde İda efsanesini sergileyecek olan tiyatro öğrencilerine böğürtlen ikram ettim. Onların sergilediği oyunu izledik seyircilerle birlikte. Festival programında sıra bize geldiğinde sahnede yerimizi aldık. Seyircilere kendimizi tanıttık. Bildiri yayınladık. Belediye başkanı bildiriyi çok hafif buldu. Bildiriyi okuyan arkadaş, festivali düzenleyenlerin başı ağrımasın diye böyle hazırladıklarını söyledi. Cumali bey derenin aktığı bir vadiye girmeyi önerdi. Teklife herkes sıcak baktı tabii. Orada üç arkadaş oturmuş bira içiyorlar. Biri Babiç, biri Yücel bey. Tanıştık. Kısa konuşma sırasında ailemle birlikte tekrar gelmek istediğimi, ama kalacak uygun bir yer aradığımı söyledim. Hiç tereddütsüz davet ettiler. Telefonlarımızı aldık. Vedalaştık. Bugün Bayramiç’e erken döndük.

Son güne uyandık. İstikamet Ezine. Yola çıkışımış bayağı uzadı gene. 11 filan. Bir de arabalarıyla gelenlerden bir arkadaşın arabası bizi beklerken Ezine girişinde aküsü bitmiş. Araba zaten sorunluymuş. Onu bekledik. Ezine şehir turu sırasında, Şahabettin Bey Ezine tarihini anlatıyor. Aaa baktım arkada pazartesileri kurulan Ezine pazarı. Bir kaçamak yaptım, Güvenç’e haber verdim, ben sizi Hükümet konağının orda bulurum diye. Köylü pazarına daldım. Keçi peyniri aldım. Grubu bekletmeyeyim diye aracın beklediği yere koşa koşa, nefes nefese gittim. Baktım araç kapalı, başında kimse yok. Güneşte durmamak için, köprü ayağında zeytinyağı satan bir yere girdim. Tadına baktım beğendim. Güvenç beni aradı, abi neredesin, millet burnundan soluyo. Şaşırdım, ben grubu beklerken, onlar beni bekler olmuşlar. Koştum yetiştim, ama nafile bir ton azar. Sesimi çıkarmadım, özür diledim. Halbuki oradayım. Araç hareket etmiş, dönmüş, benden iyice uzaklaşmış. Koştur allah koştur. Nefes nefese kaldım. Neyse, yolda taş madenine uğradık. Romalılar binalara sütünları buradan denize kadar yuvarlarlarmış. Sonra Kestanbol kaplıcalını gezdik. Tabii program aksadığı için koştur koştur kaplıca müdürünü dinleyip araca bindik. Sonra Dalyan köyüne uğradık. Sütunların denizde gemilere yüklendiği limanı gördük. Tabii limandan hiç kalıntı yok. Ev yapımı soda karışımı içeceklerimizi yudumladık kafede. Arkasından Tavaklı plajına gittik. Öğlen yemeğimizi yedik. Ben dayanamadım, bir bira içtim. Tam araca binip hareket edecekken, bir arkadaşımızın olmadığını farkettik. İzin almadan denize girmiş. Sitemler üzerine araca binmedi. Biz onu bırakıp, Truva kalıntılarının olduğu yere gittik. Benim yanımda müze kartı vardı. 15 lira vermekten kurtuldum. Bolbol video ve fotoğraf çektim. Pilleri, kartları dvdleri bitirdim. Truvada bir doçent beyden truva’nın yedi katmanı hakkında bilgi aldık. Tabii bu çok uzun sürdü ve ayakta durmaya dayanamayanlar rehberin yanından uzaklaştı. Rehberin de festival dolayısıyla işi varmış. Bizden erken ayrıldı. Şansımıza aramızda bulunun grup arkadaşlarımızdan Süheyl bey buralarda rehberlik yapmış. Bir güzel bildiklerini kalıntıları gezerken anlattı. Uzaktan Bozcaada gözüküyordu. Pilim bittiği için fotoğraflayamadım. Ardından son durağımız olan Çanakkale Vitalis kafedeyiz. Açız, boş mideye çayı kahveyi götürünce başım iyice ağrıdı. Saat dokuz oldu, hala yemek yiyemedim. Sonunda vedalaştık. Ben yükümü aldım. Otogara gittim. Meğerse İstanbul arabaları feribotun olduğu iskeleden kalkıyormuş. Haydi, bu sefer iskeleye gidecek servis beklemeye başladım. O arada birşeyler yemeye çalıştım. Ama nafile midem de bulanıyor. Hasta mı oldum diye hayıflandım. Aradan bir saat geçti iskeledeyim. Yükümü yazıhanede bıraktım ortalığa. Kaybolmaz dediler. Çaresiz bıraktım. Yemek yemeğe şehri deolaşmaya başaldım. Dönercilerden birinde döner yedim, ama beğenmedim. Bunu da söyledim. Yemeseydin o zaman dediler. Haklısınız ama, açım dedim. Sanki bekleyecek halim var. Sonra iskeleye indim tekrar baktım. Bir grup arkadaşlar oturmuşlar pizza yiyorlar. Bana da bir dilim ikram ettiler. İkramı mideye indirip tekrar vedalaştım. Bir dondurma aldım. Yürümekten bitab düştüm. Yorgunluktan yıkılmak üzereyken otobüsün rıhtımda olduğunu öğrendim. Artık İstanbul yolundayım. 6 saat deliksiz bir uyku. Esenlerdeyim. Bir rüyadan uyanır gibi.

Gezim burda bitti sanıyorsunuz. Ama yoo. Ben bir kere 12 gün izin almışım. Ne yapacaktım. Önce Soner Can’ı aradım. Bir yer bulabildin mi diye. Bir yer var dedi, telefonunu verdi. Aradım buyrun dediler. Yücel beyi aradım, teklifi hala geçerli mi diye. Hiç tereddütsüz evet dedi. Bunun üzerine hemen feribot bileti aradım. Çarşamba sabah 7ye gidiş Salı gecesi 21:30a dönüş biletlerini aldım. Sabah 7de feribotumuz hareket etti.  9:15de feribottan indik. 11-12 gibi Havran yakınlarında bir yerde mola verdik. Köy pazarını gezdik. 12:30 gibi Mehmetalan köyündeydik. Soner’in sözünü ettiği eve baktım. İki katlı içten merdivenli çamur içinde bahçesi olan bir ev. Buyrun bu evde beraber kalalım dediler. Günlüğü kişi başı para istiyorlar. Buraya ısınamadım. Yücel beyi aradım, biz geliyoruz diye. Tamam, Bayramiçe gelince arayın dedi. Bunun üzerine arabaya doluştuk tekrar. Ver elini Bayramiç. Tam ayvacık sapağını geçerken birden benzin kmsi 10 kmyi gösterdi. Ben soğuk terler döküyorum. Yolda bir tesiste durdum. En yakında benzinci nerde diye sordum. 10 dk sonra bir benzinci var dedi bayan. Benim değil 10 dk 1 dk gitmemem gerekiyordu. Arabaya bir bindim. Tabii araç düze gelince 30 kmyi göstermeye başlamış. Dua ederek yola çıktım. Yine yokuş yukarı giderken ibre yine 10 kmyi gösterdi. Yokuş bitiminde birden bir mucize oldu ve benzinciyi gördük ufukta. Ha gayret, benzinciye ulaştık. 150 liralık benzin aldım, yani depoyu fulladım. Hayatımda yapmadığımı yaptım yani. Nasıl rahatladım anlatamam. Bayramiç’e varınca önce Bayramiçte kalacak yer var mı diye öğretmenevi müdürü ile konuştuk. Yer konusunda pek durum parlak değildi. Belediye önünde etkinlik sırasında tanıştığım Taci beye sordum. O da bir yer bulamamış. Keskin tesislerini önerdi. Tabii ben orayı daha önce incelemiştim. Saat 14-15 gibi Evciler köyündeydik. Yücel bey bizi çok sıcak bir şekilde karşıladı. Evlerine yerleştik. Bize oğlu İbrahim’in odasını verdiler. İbrahim de anne babasıyla aynı odada yatacaktı. Annem de salon da yatacaktı. Çocuklar hepimiz durumdan keyif alıyor gibiydik. Yemeğe kadar dinlendik. Çocukların huysuzlukları üstlerindeydi. Yine de ev sahipleri çok müsamahakardı. Tüm nazımızı çektiler. Güzel bir uyku çektik. Sabah kahvaltısı bayağı zengindi. Reçel, bal, süt, çay, ekmek, salata, peynir, zeytin, domates, biber harikaydı. Kahvaltı sonrası ailecek Ayazma’ya gezmeye gittik. Girişte 4,5 lira para verdik. Çocuklarla birlikte gidebileceğimiz en uç noktaya gittik. Ben biraz daha yukarı ne vvar diye yürüdüm. Yürürken çocukların bağırışını duyuyordum. İlerde bir çeşme vardı. Bu çeşmeden bolca su içtim, bolca dua ettim. Dönüşte de çocukların fotoğraflarını çektim. Çocukları oyun parkında biraz eğlendirdik. Oyun parkı küçük çocuklar için pek güvenli değildi. Naz ayrılışımıza çok tepki gösterdi. Dönüş yolunda hiç susmadı. İkindi vakti döndüğümüzde erken bir akşam yemeği yedik. Sonra balkonda sohbet ettik. Bu arada Yücel işleri dolayısıyla bize eşlik edemedi. Ama acısını bir gün sonra çıkardı. Önce barajda balık tutmayı teklif etti. Ben her türlü teklife açık olduğumu söyledim. Köy meydanındaki kahvelerden en büyüğünde bir iki saat oturdum. Yanımıza gelenlerden birisinin keçi sürüsü varmış. Keçi peyniri satmayı kabul etti. Fakat peynirleri 10 kgluk bidonlardaymış. Ben de 5 kglık kap bulamadığım için peynir hayalim yine suya düştü. Yücel Babiç aralarında konuştular ve Kazdağlarında bulunan Küçük düden mevkiine gitmeye karar verdiler. Bizi götürecek olan araca binmeden önce yiyecek ve içeceklerimizi aldık. Depoya benzin doldurduk. Yolda bir bahçeden mısır topladık. Kamp yerine geldiğimizde bizi sorumlu bey karşıladı. Babiç köfteleri hazırladı. İsmini hatırlamadığımız bir arkadaşta peynir helvası hazırladı. Peynirlerin görünüşü harikaydı. Helvanın tadı daha da muhteşemdi. Bayramiçlilerin peynir helvası dedikleri tatlı aslında Balıkesirlilerin Hoşmerim tatlısıymış. Güzergah üzerinde Düden mevkiine Paşa pınarına gittik geldik. Oradaki bir beyi alıp küçük düdene getirdik. Beraber yedik içtik. Ama gidiş gelişlerde kullandığımız yollar tam bir 4 çeker araç içindi. Altımızddaki araç nasıl oluyorda rahatlıkla bu yollarda kullanılıyordu aklım ermedi. Dağdan inişimiz dokuzu buldu. Benim araçla bir düğüne gittik. Pek bir özellik göremedim. Geri dönmeyi teklif ettim. Kabul ettiler. Eşim ve çocuklarım da bir düğüne konuk olmuşlar. Naz huysuzluk yapmış. Tüm düğün alayı Naz’la ilgilenmiş. Gündüzde keçi sağmışlar. Erişte yapmışlar. Bayağı bir eğlenmişler yani. Üçüncü gecenin sabahında artık ev sahibini iyice yorduğumuzu düşünerek, Bayramiç öğretmenevini tekrar aradım. İki oda ayarladım. Ardından Yücel Bey’le helalleştik. Oğlu İbrahime 200 lira harçlık bıraktım. Onlar da bolca elma ve şeftali verdiler.

Bayramiç’e dönüşümüzde Güvenç ve Yüksel’le karşılaştım. Yüksel çok soğuk davrandı. Güvenç gönlümü almaya çalıştı. İkinci grupta yorgunluklarının dramatik arttığını söyledi. Bayağı olay olmuş.

Odalarımıza yerleştik. Bir güzel yıkandık. Öğretmenevindeki ocakta pişen yemeklerden tattık. Çok beğendik. Şehiri gezdik o akşam. Dondurma Bayramiç’te ucuz, onu farkettik. Gece de öğretmenevinde bir düğüne katıldık. Ön sırada oturduk. Dağıtılan düğün pastsından bol bol yedik.

Sabahına Tavaklı plajına gittik. Eşim denize girdi. Bayağı güzeldi deniz, hava, kum, güneş. Sardalya ekmek yedik, bira içtik. Akşam 7de dönüşe geçtik. 7:30 sıralarında kesetaşı köyünde durakladım. Birine keçi sütü bulup bulamayacağımızı sordum. “Özsoyların tesisi var. Orada bulabilirsiniz”, dedi. Oraya vardığımızda bizi genç bir kız karşıladı. Keçi sütü verebileceklerini söyledi. Keçilerinin on dakika içinde geleceğini söyledi. Gecikince telefonla babasını aradı. Keçiler erkenden geldiler. En önde gelen 3 günlük oğlak çok sevimliydi. Zıp zıp zıplıyordu. Evin hanımı keçilerin sütünü bizim için sağdı. Tan’la Naz keçilerle bol bol oynadılar. Çığlıklar attılar. Üstlerine bindiler. Ben de fotoğraflarını çektim. Biz yanımızda tesadüfen bulunan 5 litrelik pet şişeyi doldurmalarını istedik. Pek sıhhi olmasa da bir bezle sütü süzdüler. Köpünü aldılar. Litresine 1.5 lira verdik. Bu sırada peynir aradığımızı söyledim. Bize bir telefon numarası verdiler. Kemallı köyüne gelince bu numarayı aradım. Geyikli yolunda bir imalathaneleri vardı. Soyuak’ların. İmalathanelerini gezdik. Tan’ın ayağı kaydı düştü. Ama Allah’a şükür Tan kendini korudu. Vakumlu 8 paket taze yenir, bir de 2,5 kglık tenekede keçi koyun karışımı peynir aldık. Bize zeytinyağı imalathanelerinin de olduğunu söylediler. Oradan da 10 ltlik bir teneke zeytinyağı 2 kg da zeytin aldık. Bunları yaparken de kendimi bir belgeselin içinde gibi hissediyordum. Keske video kameramın pili bitmeseydi. Ama o kadar güzel görüntüler çekmiştim ki, pil nasıl dayansın. Tan’a oyuncak çantasından bir araba hediye ettiler. Kara kara İstanbul’a dönüşte bunları arabaya nasıl sığdıraczğımızı düşünmeye başladık. Gece on civrında öğretmenevine vardık. Lokantanın açık olmasına ve görevlilerin bulunmasına çok sevindik. Annem sütleri kaynattı. 1,5 lik pet şişelere koydu. Soğumaya bıraktı. O akşam  bir güzel süt içtik. İyi bir uyku çektik. Sabahına yola çıkmaya hazırlandık. Bagaja daha çok esya sığdırmayı başardım. Çocuk koltuğunun altını ve annemin koltuğunun önünü doldurdum. O şekilde tekrar Tavaklı plajına gittik. Bu sefer ben de denize girdik. Deniz ilk anlarda soğuk geliyor. Ama denizden çıkınca hava daha sıcak üşümüyorsun. İkinci denize girişme deniz o kadar çok soğuk gelmedi. 16ya kadar yüzdük. 16da yola çıktık. Babadere köyünden Ayvacık istikametine bir dağ yolunu takip ettik. Yolda aracımın jant kağı düştü. Annem farketti. Aracın bagajına koyup, yola devam ettik. Ayvacık’ı gördük. Küçükkuyu yoluna iniş sırasına bir köylü pazarında durduk. Zeytin, nar ekşisi ve domates salçası aldık. 21e kadar direksiyon salladım. Feribotta getirdiğimiz zeytinden ve feribotta sastılan su böreğinden yedik. Sözün kısası planlasam böyle güzel bir tatil yapamazdım. Ayrıca bu tatili ailemle gerçekleştirebilmek aslında övünülecek bir şeydi. Allaha çok şükür bir aksilikle karşılaşmadık. Gece bire doğru evdeydik. Yani rüyadan şimdi uyanmıştık.

Şeref YALDIRAK

Kazdağları Çevre Eğitim Kursunda Sunuların Listesi

Kazdağları Çevre Eğitim Kursunda sunum yapan değerli öğretim üyelerimizin sunuları

http://www.kazdaglari.org/kalfa/

klasöründen indirebilirisniz.

Tüm sunular konulmuştur. Sunuları isim hakları korunmak kaydıyla çoğaltabilirsiniz.

Kazdağları Çevre Eğitim Kursuna Katılanların Listesi

İsim Meslek Şehir
Müşerref Otkun Tıp FAK. Çanakkale
Metin Otkun Tıp FAK. Çanakkale
Melih Otkun elk. Müh Çanakkale
Şeref Yaldırak Bil. Müh. ist
Tayla Kıyat Diper Kimya izmir
Ekrem Palabıyıkoğlu Em. Gnrl keşan
Turkan Palabıyıkoğlu em. Öğrt keşan
Okşan Palabıyıkoğlu hukuk keşan
Bezhat İşçimen İnşaat Yük. Müh. ist
Abdulgazi Tuncer Hekim izmir
Necmettin Cehiz Teknisyen Elbistan
Oya Sevinçli süheyl sengül izmir
Süheyl  Şengül oya sevinçli aydın
Melike Ceylan Ar. Gör. İzmit
Zehra Sabak psikolog
ismail çiçek öğrenci istanbul
Bekir Ünal öğrt. Ayvalık
Mehmet Dal öğrt. Ayvalık
Mahir Çiçek muhasebe İzmir
Leyla Zengin Çiçek İzmir
Vildan Yar öğrt. samsun
Güvenç Sönmez Ocak Çanakkale
Ahmet Zeki Orta Ar. Gör. Çanakkale
Nesibe Aksak
Cumali Yaşar Çanakkale
Yüksel Turk Bayramiç
Ayşe Semra Alhan Em. Öğrt. balıkesir
Cevdet Taş Emekli Öğrt. Ankara
Seyhan Özhan Emekli Öğrt. İzmir
Birsen Yanılmaz Öğrt
Zerrin Dede uzm doktor izmir
Metin Atasoy Doktor Eskişehir
Ahmet Erdem Altıntaş Elk Müh. Ankara
Filiz Durukan memur Kayseri
Zekiye Tav memur Kayseri
Nezahat Akbulut memur Kayseri
Ömer Namık Saygı eczacı alanya
Fatma Saygı
Erdal Gülöz Meb sb. Md. ankara
Alişan Hayırlı bld. Gazeteci malatya
Yadigar Özyurt kaşe mimarlık ist
Mehmet Yaşar Dut öğrt. adana
Nejdet Teksoy Elk Müh. izmir
Ali Kuyucu Elk. Yuk. Müh İzmir
Birsin Kuyucu Seramik San. İzmir

3. Kazdağları Çevre Eğitim Kursu

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ)- Bayramiç Belediyesi katkılarıyla

KAZDAĞLARI
ÇEVRE EĞİTİM KURSU

“NATURAM DUCEM SEQUENTES NUMQUAM ABERRABİMUS”
(DOĞAYI REHBER ALIRSAK ASLA YANILMAYIZ)

05 – 10 Ağustos 2009 ve 11- 16 Ağustos 2009 (iki dönem)
Gerçekleştirileceği yer: Bayramiç (Çanakkale)

Yaşam biçimimizin bizleri doğadan alabildiğince uzaklaştırdığı günümüzde doğaya tekrar yönelmek bizlere çok şey kazandıracaktır. Bu amaç doğrultusunda, sizleri bekliyoruz.
Etkinliklerimizi izleyiniz!

Kazdağları’nı yerinde tanımak, yürüyüş yapmak, fotoğraf çekmek, doğa ile iç içe olmak, alabalık yemek, çevre konusunda bilgilenmek istiyorsanız 05 – 10 Ağustos 2009 veya 11- 16 Ağustos 2009 tarihleri arasında Bayramiç’te buluşalım.

• Bir haftalık kurs döneminde beş gün boyunca 20 saat teorik 30 saat uygulama olmak üzere toplam 50 saat ders yapılacak hafta sonu da yörenin arkeolojik alanları ve savaş alanları rehber eşliğinde gezilecek ve kurs sonunda katılımcılara çevre gönüllüsü sertifikası verilecektir.
• Kursun amacı, Kazdağları’nı ormanlarıyla, barındırdığı bitki ve hayvanlarıyla, su kaynaklarıyla, kültürel, tarihi, mitolojik, çevresel ve ekonomik değerleriyle anlatıp yerinde uygulamalar yaparak doğaya ve çevreye duyarlılığı arttırmaktır.
• Kurs, 18 yaş üstü herkese açıktır. İki dönem yapılacak olan kursun toplam katılımcı kontenjanı Elli (50) kişidir.
• Öğretmen evinde sabah kahvaltıları (açık büfe) ve akşam yemekleri (3çeşit yemek+salata). Öğle yemekleri kumanya (bir gün alabalık), 9 ve 15 Ağustos akşamları veda yemeği ve eğlence. Kendi menünüzü kendiniz yapacaksınız.
• Dersler Halk Eğitim Merkezi’nde, yemekler öğretmen evinde , kalma yeri Yüksekokul yurdundadır. Uygulama gezileri: Kazdağları kuzey yamacında gerçekleştirilecektir. Güzergahlar: Çırpılar – Uzunoluk, Evciler – Ayazma, Karaköy – Karagöl –Kurşunbatmaz – Dalaksuyu- Kumlukdüzü, Çaldağ – Kebrene.
• Ulaşım: Bayramiç’e ulaşım Çanakkale otogarından Bayramiç Seyahat otobüsleri ile (her yarım saatte bir) sağlanacaktır
• Bulunması gereken kişisel malzemeler: Sırt çantası, yürüyüş kıyafeti ve ayakkabısı (yağmurluk dahil), fotoğraf makinası, çarşaf, yastık kılıfı, havlu.

Ücretler ve hizmetler:

  • Konaklama,
  • Yeme-içme,
  • Uygulama gezileri ve rehberlik,
  • Doğa eğitim dersleri,

6 günlük tur boyunca herşey dahil kişi başına 350 TL dir.


Hesap Bilgileri

TC Ziraat Bankası

Hesap Numarası: 0813 51257661 5002

Düzenleme Kurulu

Prof. Dr. Osman DEMİRCAN (ÇOMÜ REKTÖR YARDIMCISI)

Şehabettin KALFA (GÖNÜLLÜ DOĞA KORUYUCUSU)

Okutman Cumali YAŞAR (ÇOMÜ EF BÖTE BÖLÜMÜ)

Öğrenci Güvenç Sönmez OCAK (BİLGİSAYAR MÜH. BÖLÜMÜ)

Eğitim Programları

Prof. Dr. Osman DEMİRCAN – Kazdağları’nda Oksijen Üretimi

Prof.Dr. C. Varol TOK – Kazdağları’nın Faunistik ve Floristik Özellikleri

Prof.Dr. Kenan KAYNAŞ – Kazdağları’nda Tarım ve Sürdürülebilir Tarım Teknikleri

Prof.Dr. Ahmet GÖNÜZ - Kazdağları Bitkisel Potansiyeli ve Fitoterapide Kullanılabilirlik

Prof. Dr. Murat TÜRKEŞ – Değişen İklimimiz, Uluslararası Anlaşmalar ve Türkiye

Prof. Dr. Doğan PERİNÇEK – ÇOMÜ Mühendislik Mimarlık Fak. Jeoloji Böl.

Prof. Dr.Talat KOÇ - Çevre, İnsan ve Kazdağları

Öğretim Gör. Dr. Şükrü ÖNER – “Kazdağları Biyo –İklim Katları”

Öğretim Gör. Ahmet Zeki ORTA – Etkinlik Danışmanı

Daha fazla bilgi için:

http://www.kazdaglari.org;

kalfa43@mynet.com

cumali.yasar@gmail.com

cyasar@comu.edu.tr

demircan@comu.edu.tr

Tel: 0 505 242 36 44


İnsanlığın ortak mirası olan Kazdağları’na sahip çıkalım.

KAZDAĞI GÖKNAR ORMANLARININ OPTİMUM KURULUŞLARI İÇİN GEÇİCİ BİR ÖNERİ

KAZDAĞI GÖKNAR ORMANLARININ
OPTİMUM KURULUŞLARI İÇİN GEÇİCİ BİR ÖNERİ
Optimum Structures Of Kazdağı Fir Forests

Prof. Dr. Ömer Saraçoğlu
İ. Ü. Orman Fakültesi
omers@istanbul.edu.tr

Özetçe

Bir gölge ağacı olan Kazdağı göknarlarının, doğal olarak kendine özgü artım ve büyüme kanuniyetleri olan seçme kuruluşlu ormanlar oluşturduğu bilinen bir gerçek olmasına karşın, aynı yaşlı ormanlar gibi işletilmesi nedeniyle, bu ormanların optimum yapıları ve ekosistemi bozulmuştur. Bugünkü sürdürülebilir ormancılık kavramına uygun olmayan mevcut işletme şekliyle, bu göknar ormanları çok düşük bir artımla işletilmektedir. Hâlbuki seçme orman tarzında işletilmesi durumunda, hem ekosistemin ıslahı ve sürekliliği sağlanacak, hem de en az 13 m3/ha veya daha büyük bir artım potansiyeliyle çalıştırılarak, memleket ekonomisine katkıda bulunulacaktır. Bu tebliğde, Kazdağı göknar ormanlarının optimum kuruluşlu seçme ormanlar biçiminde işletilmesine olanak sağlayan, artım ve büyüme kanuniyetleri ile ilgili bilgiler verilecektir.
Anahtar kelimeler: Kazdağı, Kazdağı göknarı, seçme orman, değişik yaşlı orman, bonitet.

Abstract

Although it is a known reality that Kazdağı firs (Abies equi-trojani Aschers et.Sint.) being a shade-tolerant tree form selection forests which have naturally self-specific increment and growth laws, because of that they are managed as even-aged forests, the optimum structures and ecosystems of these forests have been spoiled.With the present management form contrary to the concept of today’s sustainable forestry, these fir forests are managed at a level of very small increment.. Whereas, if they are managed as selection forest, both its ecosystem improvement and sustainability will be provided and a contribution will be made to the economy of the country, running them with an increment potential equal to or more than 13m3/ha. In this paper, information about increment and growth laws, which provide posibilities for the management of Kazdağı firs as optimum structured selection forests.
Key words :Kazdağı, Kazdağı fir, selection forest, uneven-aged forest, site index

Giriş

Uludağ göknarı (A. Bornmülleriana Mattf.) ile Yunanistan göknarının (A. Cephalonica Loud.) doğal bir melezi olan Kazdağı göknarlarının (A. Equı-trojani Aschers. Et Sint.) vatanı Kazdağlarıdır (Kayacık, 1980: 95). Kazdağı göknarı, diğer göknar türleri gibi, bir gölge ağacı olduğundan, doğal olarak aynı yaşlı ve değişik yaşlı meşcereler kurabilmektedir. Ancak her iki meşcere tipi de, seçme kuruluş gösterir. Çeşitli afetler sonucu doğal olarak oluşan aynı yaşlı göknar meşcereleri, müdahale edilmezse, uzun dönemler sonunda olgun ağaçların meşcereden ayrılmasıyla yine değişik yaşlı meşcere formuna dönüşmektedir. Değişik yaşlı göknar meşcerelerinin, aynı yaşlı tek tabakalı ışık ağacı meşcereleri gibi işletilmesi, onların doğal yapılarına uygun olmamakta ve düşük bir artım potansiyeli ile işletilmelerine neden olmaktadır. Göknar ormanlarının, bugünkü amenajman teknikleri ile, seçme işletmesi tarzında işletilmesi halinde dahi, optimum kuruluşa, yani hacım artımını maksimum yapan kuruluşa götürülmesi mümkün olamamakta ve dolayısıyla yapıları bozulmaktadır.

Bugüne kadar değişik yaşlı göknar meşcereleri için geliştirilmiş olan amenajman teknikleri, eta hesabında onların devingen yapılarını dikkate almadığı ve çeşitli varsayımlara dayandığı için kullanılmaları sakıncalı olmaktadır. Yurdumuzda halen kullanılmakta olan Hufnagel’in çap sınıfları yöntemi ile belirlenen eta miktarına göre, uygulanan silvikültürel müdahaleler sonucu, göknar meşcerelerinin gittikçe optimumdan uzaklaştığı görülmektedir. Nedeni ise, Hufnagel’in eta formülünün optimum kuruluşa bağlı olmaksızın, müdahale edilmemesi gereken çap sınıfları için eta vermesidir (Eraslan, 1982: 419; Kapucu, 2004: 405). Değişik yaşlı göknar meşcerelerinin artım hesabı için, meşcere veya çap sınıfları hacım orta ağaçları bazında ele alınması yanlıştır. Bu meşcerelerin eta hesabı, artık tek ağaç bazında düşünülmelidir.

Değişik yaşlı göknar meşcerelerinin eta tespitinde dikkate alınması gereken optimum kuruluşların, yalnız bonitet sınıfının ortasını temsil eden değişmez ortalama bir kuruluş olarak alınması da yanlış olmaktadır (Eraslan-Yüksel-Giray, 1984). Bonitet sınıfına ait kuruluşlara göre saptanan etalar, bonitet sınıfının ortasına kısmen uygun olmasına karşın, bonitet sınıfının alt ve üst sınırlarına doğru yaklaşıldıkça meşcerelere hiç uymaz ve meşcere yapısının bozulmasına neden olur. Bu nedenle optimum kuruluşlar, her meşcerenin bonitet endeksine, istenen amaç çapına ve hacım artımını maksimum yapan sıklığa göre düzenlenmelidir.

Eta tespitinin, optimum kuruluştan tüm artı sapmalara dayandırılması da yanlış bir uygulamadır. Basamaklardaki ağaçların çap büyümelerinin hızı bilinmeden, yalnız çap sınıflarının ortalama geçiş sürelerine dayalı olarak eta tespiti yapmak doğru değildir(Eraslan, 1982: 417). Birkaç ağaçtan alınan artım kalemi ile, çok değişik yan ve tepe siper baskıları altında yetişen göknar ağaçlarının büyüme potansiyelleri çok farklı olduğundan, ortalama yaş hesaplanamayacağı gibi, çap sınıflarının ortalama geçiş süreleri de sağlıklı olarak saptanamaz (Saraçoğlu, Ö., 1988:74-75). Saptansa bile, çap sınıfındaki birbirinden çok farklı çaplara uygulanması, meşcerelerin devingen yapısına uymaz. Hufnagel’in çap sınıfları yöntemi, dayandığı varsayım itibariyle de tutarsızdır. Bu varsayıma göre, bir çap sınıfındaki ağaçlar o sınıfa ait geçiş süresi içinde bir sonraki çap sınıfına geçmektedir. Halbuki, geçiş süresi ortalama bir değerdir ve bu süre içinde ancak, bir kısım ağaçlar üst sınıfa geçebilirler. Bunların hepsinin üst sınıfa geçtiğinin düşünülmesi yanlıştır. Yine bir çap sınıfındaki ağaçlar, farklı çaplarda olduğundan, çap artımları birbirinde çok farklıdır. Bunun sonucu olarak, sınıftaki en küçük çap bir üst sınıfa geçtiği zaman, o sınıfın çaplarının varyasyon genişliği, sınıfın önceki genişliğinden çok daha fazla olmaktadır. En küçük çapın bir üst sınıfa geçtiği noktadan, geldiği çap sınıfının genişliği kadar bir aralıkta ise, ağaç sayısı azalmış olmaktadır. Hufnagel’in yöntemi, söz konusu aralıkta ağaç sayısının azalmadığını varsaydığı için tutarsızdır.

Bu tebliğde, yukarıda zikredilen yanlış uygulamalar için, seçme ormanların yapısı-na uygun çözümler getirmek ve ormancılığımızdaki yanlışlıkları azaltmak amacı güdülmüştür.

Materyal ve Yöntem

Burada verilen bilgiler, 1979–1982 yılları arasında Karadeniz yöresi değişik yaşlı göknar ormanlarından alınmış geçici 77 örnek alandan toplanan, çok sayıdaki tek ağaç ve meşcere verilerine dayalı olarak yapılan, bir hâsılat araştırmasının bulgularına dayandırılmıştır (Saraçoğlu, 1988). Çalışmada doğu ve batı Karadeniz göknarları, artım ve büyüme açısından bir farklılık göstermedikleri için, birlikte ele alınmışlardır (MİRABOĞLU, 1955). Veriler, bilgisayarda FORTRAN 77 program-lama dilinde yazılan programlar aracılığıyla değerlendirilmiştir. Çalışmada, söz konusu değişik yaşlı göknar meşcerelerinin hektardaki hacım artımını maksimum yapan optimum kuruluşları, deterministik simulasyon yöntemiyle MAXART isimli bir bilgisayar programı tarafından bulunmaktadır. Bu program halen C++ programlama diline de çevrilmektedir. Programda, meşcerenin bonitet endeksine ve amaç çapına göre, doğal kanuniyetlere uygun olarak, 10 yıllık periyot öncesi ve sonrası için, meşceredeki ağaçların çapları türetilmekte ve hacımları saptanmaktadır. Daha sonra, her ağacın periyodik hacım artımları toplamı olarak, hektardaki meşcere hacım artımı elde edilmektedir. Çeşitli sıklık dereceleri için, bu tarzda bulunan hacım artımlarının karşılaştırılması ile de maksimum hacım artımına sahip optimum meşcere kuruluşu saptanmaktadır.

Bulgular

Değişik yaşlı göknar ormanlarında, çok sayıda veri gerektirmesi nedeniyle saptanması en zor olan ve bu ormanların yapısına devinim kazandıran ilişki, çap-çap artımı ilişkisidir. Ağaçların çap artımları, çok değişken olan hava halleri ve ağaçlar arası komşuluk ilişkileri yüzünden, geniş bir aralıkta değişir. Bu aralık ise, bonitetten çok meşcere sıklığından, dolayısıyla meşcere göğüs yüzeyinden oldukça etkilenmektedir. Bu durumu izlemek üzere, örnek alanlardan alınan 1358 örnek ağacın çap ve çap artımı ölçülerinin oluşturduğu noktalar, ait oldukları meşcerelerin göğüs yüzeylerinin 55m2‘den az veya çok oluşuna göre farklı işaretler ile, aynı grafik üzerine yerleştirilmiştir (şekil–1). Noktalar dağılımı genel olarak bir çan eğrisi dağılımı göstermiş ve meşcere göğüs yüzeyi 55m2’nin üzerinde olan noktalar genel olarak grafiğin aşağısında yer almışlardır. Bu durum, çap artımının göğüs yüzeyi, yani sıklıkla ilişkili olduğunu göstermektedir. Noktaların çan eğrisi biçiminde dağılımı, Prodan (1965: 483) ve Kalıpsız’ın ( 1968: 24-30) bulgularıyla uyuşması üzerine, çap-çap artımı ve göğüs yüzeyi arasındaki ilişki,

regresyon denklemiyle saptanmış ve korelasyon katsayısı ‰1 güven derecesinde anlamlı R=0,54461 olarak bulunmuştur. Buna göre, çap artımlarının yaklaşık %30 oranında çap ve göğüs yüzeyi veya meşcere sıklığına ve %70 oranında da ağaçlar arası komşuluk ilişkileri ile diğer rasgele nedenlere bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Ağaçlar

Şekil-1. Çap-çap artımı noktalarının göğüs yüzeyine göre dağılımı.
Figure-1. The distribution of diameter-diameter increment points according to
basal area.

üzerindeki baskı derecesinin ayrı bir değişken olarak denkleme sokulması halinde, çap artımının %95’ten büyük bir oranla bu değişkenlere bağlı olacağı tahmin edilmekte-
dir (Saraçoğlu, 1988: 28-34, 68-78). Söz konusu ilişkinin grafiği, değişik göğüs yüzeyi basamakları için şekil-2’de gösterilmiştir. Şekilden, meşcerelerde göğüs yüzeyi arttıkça, çan eğrilerinin basıklaştığı ve tepe noktalarının ileri çap basamaklarına kaydığı görülmektedir. Yani, değişik yaşlı meşcerelerde sıklık artıkça, kalın çaplı ağaçların çap artımları, ince çaplıların çap artımlarından daha büyük olmaktadır. Yaklaşık 65cm çaptan sonra eğrilerin, göğüs yüzeyi ile birlikte yükselmesi, bonitet göğüs yüzeyini arttırdığı için, bonitetin bir göstergesi sayılır. Bu bulgular, Mitscherlich’in (1952) kalın çaplı ağaçların çap artımından ve hektardaki ağaç sayısından yararlanarak, meşcerelerin bonitetini saptaması ile tam olarak uyuşmaktadır. Çap-çap artımı-göğüs yüzeyi arasındaki bu ilişki, değişik yaşlı meşcere-lerin büyüme sırasında nasıl bir devinim içinde olduklarını açıkladığı için çok önemlidir. Buna göre, göğüs yüzeyi ile oynanarak, büyük çap artımlarının istenen çap basamaklarına kaydırılmasının mümkün olduğu anlaşılmaktadır. Ancak, meşcere hacım artımının maksimum olduğu tek bir göğüs yüzeyi vardır.

Şekil-2. Değişik göğüs yüzeylerine karşı gelen çap-çap artımı eğrileri.
Figure-2.Diameter-diameter increment curves corresponding to different
basal areas.

Sözü edilen çap-çap artımı ilişkisi, meşceredeki ağaçların hangi çap basamaklarında
hızlı, hangilerinde yavaş büyüme gösterdiklerini de açıklamaktadır. Buna göre, bir
artım eğrisinin birinci dönüm noktasına rastlayan çaptaki ağaçlar, en hızlı ve ikinci dönüm noktasına rastlayan çaptaki ağaçlar da en yavaş kalınlaşma göstereceklerdir. Ağaçların büyüme hızları birinci dönüm noktasına kadar artar ve daha sonra, ikinci dönüm noktasına kadar da azalır (bak: Şekil-3 b ve c). Bundan dolayı, birinci dönüm
noktasına “kaçış noktası” veya “seyrelme merkezi” ( ) ve ikinci dönüm noktasına da “yoğunlaşma veya yığılma merkezi” ( ) adı verilmiştir (şekil-3). Durum böyle olunca, çan eğrisinin tepe noktasına rastlayan çaptan daha küçük çaplı ağaçların, bakım kesimleriyle meşcereden çıkarılmasında çok dikkatli davranılması, hatta mümkünse alınmaması daha uygun olur. Örneğin, 50m2/ha göğüs yüzeyine sahip optimum kuruluşlu bir meşcerede, yaklaşık 45cm’den daha küçük çaplı ağaçların alınmasında dikkatli davranılması gerekir. Optimal kuruluşlu olmayan meşcerelerde ise, bu çaptan daha küçük çaplı ağaçlar kesinlikle meşcereden çıkarılmamalıdır. En iyisi, optimal kuruluşlu meşcerelerde, her çap basamağından çıkarılacak ağaç sayısı ve hacmını, MAXART programının verdiği hasılat tablolarından almaktır (Tablo–1). Bu tablolarda, 10 yıllık periyot başı ve sonu olarak, basamaklardaki ağaç sayıları, göğüs yüzeyleri ve hacımlar verilmiştir. Periyot başı değerler, belirtilen bonitet derecesi, amaç çapı ve sıklık katsayısı için optimum kuruluşa aittir. Periyot sonu değerler ise, dönem sonunda optimal durumu bozulmuş ve artımı kısmen düşmüş kuruluşa aittir. Tekrar optimum duruma dönmek için, meşceredeki artımın alınması gerekir. Periyot başı ve sonu değerlerin farkı, basamaklar itibariyle ve toplam olarak meşcereden periyot sonunda çıkarılması gereken artım miktarlarını verecektir. Bu miktarların 10’a bölünmesiyle de, yıllık artım miktarları bulunur. Artımların meşcereden çıkarılmaması durumunda, meşcere kuruluşu bozulmakta ve meşcere hacım artımı düşmektedir. Saraçoğlu’nun (1988) çalışmasında, çeşitli amaç çapı, bonitet sınıfı ve optimum sıklık katsayısı için verilen hasılat tablolarında, son sütunda gösterilen ve “periyot sonunda çıkarılacak ağaç sayısı” adı altında verilen değerlerin, geometrik bir varsayıma dayandığı için kullanılmaları doğru değildir.

Şekil-3. Çap-çap artımı ilişkisinin ağaçların kalınlaşma hızları ile
meşcerenin optimum kuruluşuna etkisi.
Figure-3. The effect of diameter-diameter increment relationship to
the thickening speed of trees and the optimum structure of stand.

MAXART isimli program söz konusu hasılat tablolarını 40, 50, 60, 70cm amaç çapları ( ), son çap basamağında ( ) 6 amaç ağaç sayısı ve 0-1 arası 51 bonitet dere-cesi için, optimum kuruluşa ait hasılat tabloları vermektedir. Program , her amaç çapı ve bonitet için de optimum kuruluşları verebilmektedir.

Değişik yaşlı meşçerelerin aktüel kuruluşlarını, optimal kuruluştan gösterdikleri sapma biçimlerine göre, karakteristik sapma sınıflarına ayırmak anlamsızdır (Eraslan, 1982: 417). Bu sapma sınıfları, meşcerelere yapılan yanlış müdahalelerin çeşitli derecelerini göstermektedir. Bu görünümdeki meşcerelerin optimal kuruluşa götürülmeleri için uygulanacak tek silvikültürel yöntem, çap-çap artımı ilişkisinin ilgili optimum kuruluşa bağlı olarak dikte edeceği artımları almak-

Tablo-1. Amaç çapı 60cm, II.Bonitet sınıfı (BOD(1)=Bonitet Derecesi=0,7, BOE=Bonitet Endeksi=30,20m) ve OSK=Optimum Sıklık Katsayısı 1,07 olan göknar seçme meş-ceresinin periyot başı (optimum) ve sonu kuruluşu ile periyodik artımları (2)
Table-1. The structures at the beginning (optimum) and end of the period and periodic increment in the fir selection stand of goal diameter 60 cm, IIth site class (BOD(1)=Site Quality Degree =0.7, BOE=Site Quality Index=30.20m) and OSK= optimum density coeffi-cent=Density Degree= 1.07 (2)
d Periyot başı Periyot sonu 10 Yıllık artım
nb gb vb ns gs vs Δn Δg Δv
2 328 0,1307 0,419 325 0,1297 0,416 - - -
6 267 0,7657 2,605 265 0,7605 2,588 - - -
10 219 1,7200 10,122 217 1,7026 10,013 - - -
14 178 2,7339 22,513 178 2,7289 22,454 - - -
18 145 3,6748 37,511 147 3,7272 38,056 2 0,0524 0,545
22 119 4,5035 54,395 120 4,5459 54,927 1 0,0424 0,532
26 97 5,1298 70,408 100 5,2928 72,667 3 0,1630 2,259
30 79 5,5620 83,997 82 5,7813 87,348 3 0,2193 3,351
34 65 5,8816 95,393 68 6,1541 99,816 3 0,2725 4,423
38 53 5,9991 102,588 57 6,4470 110,230 4 0,4479 7,642
42 43 5,9498 105,757 47 6,4990 115,506 4 0,5492 9,749
46 35 5,8080 106,153 39 6,4681 118,207 4 0,6601 12,054
50 29 5,6901 106,076 32 6,2628 116,723 3 0,5727 10,647
54 23 5,2632 99,438 27 6,1590 116,335 4 0,8958 16,897
58 19 5,0078 95,409 22 5,7881 110,266 3 0,7803 14,857
62 0 0,0000 0,000 11 3,2197 61,584 11 3,2197 61,584
∑ 1699 63,8200 992,746 1737 71,6667 1137,097 45 7,8467 144,540
(1)0,0≤BOD≤1,0, BOD=0,00=En kötü bonitet Worst site quality, BOD=1,0=En iyi bonitet; 0.0≤BOD≤1.0, BOD=0.00=Worst site quality, BOD=1.0=Best site quality.
(2) d=göğüs çapı basamak değeri (cm)- dbh , nb, ns =periyot başı ve sonu basamak ağaç sayısı ( adet/ha)=Number of trees per hectare at the begining and end of the period; gb, gs= periyot başı ve sonu basamak göğüs yüzeyi (m2/ha=Class basal area at the begining and end of the period ; vb, vs= periyot başı ve sonu basamak hacmı(m3/ha)=Class volume at the begining and end of the period; Δn= ns- nb , Δg= gs – gb , Δv= vs – vb , =Toplam=Sum.

tır. Bunun için de şimdilik, yalnız yığılma merkezi civarındaki çap kademelerindeki artı sapmaların giderilmesine çalışılmalıdır. Aktüel kuruluşların optimal kuruluşa götürülmesi sorununun çözümü için, ana bilim dalımızda yüksek lisans düzeyinde bir çalışma da yapılmaktadır. Her değişik sapma formu için, özel silvikültürel yöntemler ortaya koymak anlamsız ve gereksizdir. Sapma formlarının optimal kuruluştan artı ve eksi yöndeki farkları, çap-çap artımı ilişkisinden bağımsız olarak gidermeye çalışan silvikültürel yöntem her zaman başarısız olacaktır(Eraslan, 1982: 417).

Aktüel kuruluşu optimum kuruluştan uzak olan meşçerelerin, optimum kuruluşa ulaştırılmaları için geçecek düzenleme süresinin uzunluğu, meşcerelerin gördüğü tahrip derecesi, bonitet ve amaç çapına göre farklı olacaktır. Bu sürenin doğal ilişkilere dayalı olarak sağlıklı saptanması ancak, meşcere büyümesini bilgisayarda canlandıran deterministik simulasyon yöntemiyle mümkün olabilir. Yukarıda sözü edilen tez çalışması, bu sorunu çözmeye çalışmaktadır.

Sonuç ve öneriler

Kazdağı göknarları, Uludağ göknarlarının bir melezi olduğu için, artım ve büyüme açısından Uludağ göknarlarına doğal olarak bir benzerlik göstermektedir. Bu nedenle, şimdilik Uludağ göknarları için bulunan ve hacım artımını maksimize eden hâsılat tabloları, Kazdağı göknarlarının seçme kuruluşlu meşcerelerinde de rahatlıkla kullanı-labilir. Ana bilim dalımızın çalışma programında, seçme kuruluşlu Kazdağı göknar-larının artım ve büyümesi ile ilgili bir çalışma da bulunmaktadır.

Estetiklik, odun ürünü ve sürdürülebilir orman açılarından kıymetli bir orman ağacı olan göknarların, aynı yaşlı orman formunda işletilmeleri uygun değildir. Göknar ormanları mutlaka kendi doğal yapılarına uygun olan seçme orman formunda işletilmesi gerekir. İşletilirken, göknar ağaçlarının irsel özelliklerinin dikte ettiği devingen yapısına uygun davranılmalıdır.

Yurdumuzdaki göknar seçme ormanları, aynı yaşlı maktalı ormanlardan daha fazla bir artım potansiyeline sahiptir. Amaç çapı düştükçe, yıllık hacım artımı da artmaktadır. Örneğin, amaç çapı 40cm olarak alınması durumunda hektardaki 100 yıllık artım 1851 m3 iken, 60cm olarak alınması durumunda ise, 1745 m3 olmaktadır (Saraçoğlu, 1988: 138). Bu miktarlar, memleketimizin en fazla artım yapan doğu ladini meşcerelerindeki 1041 m3’ten çok büyüktür. Bu nedenle, işletmecilik açısından uygun ise, amaç çapı düşürülmelidir.

Hufnagel’in çap sınıfları yöntemi, dışardan ithal edilen diğer yöntemler gibi, seçme ormandaki çap-çap artımı ilişkisine dayanmadığı için, kullanılmaları çok sakıncalı olmaktadır. Geçiş süreleri normal dağılım göstermediği için, ortalamaları anlamsızdır. Anlamsız bir değerin de, eta formülünde kullanılması doğru değildir. Çap-çap artımı ilişkisine dayanmayan ve çap sınıflarını esas alan Hufnagel’in yöntemi terk edilmeli ve tek ağaçlara dayanan yöntemler kullanılmalıdır.

Optimum çap dağılımı, bonitet sınıflarını temsil eden sabit birer kuruluş olarak değil, bonitet endeksi, optimum sıklık katsayısı (derecesi) ve amaç çapına bağlı olarak hesaplanan bir kuruluş olmalıdır.

Uygulayıcılar çap-çap artımı ilişkisini, meşcerelerin göğüs yüzeylerine bağlı kalarak, yukarıda metin içinde verilen formüle göre hesaplayıp, karar alma işlemlerinde kullanabilirler.

Değişik yaşlı göknar meşcerelerinin optimum kuruluşları elde edildikten sonra, yıllık veya periyodik artımlar hep aynı miktar olarak devam edeceğinden, eta tespiti için aktüel kuruluşun sık sık bulunmasına veya plan yapılmasına gerek yoktur. Ancak, optimal kuruluşun devam edip etmediğini anlamak için, çok seyrek olarak kontrol amacıyla aktüel kuruluşun bulunması gerekebilir. Optimal kuruluşta olmayan meşcerelerde yalnız yığılma bölgesi civarındaki çap basamaklarından artı fazlalıklar çıkarılmalıdır. Aktüel kuruluşlara ait veriler, kürsümüzde hazırlanmakta olan bilgisayar programına verildikten sonra, yıllık artımlar program tarafından her sene türetilebileceğinden, ölçümlerin sık olarak tekrarlanmasına gerek kalmayacaktır. Bu durum, ormancılığımızı ekonomik olarak rahatlatabilir.

Seçme kuruluşlu göknar meşcerelerinde, eta tespiti ve silvikültürel işlemler için, Saraçoğlu’nun ortaya koyduğu hâsılat tablolarına göre, yukarıda zikredildiği biçimde yapılmalıdır. Bu tabloları amaç çapına göre veren ve bazı yenilikler içeren, yeni MAXART programının da kullanılması gerekmektedir. Verilen hasılat tablolarından hesaplanan artımlar, hangi çap basamaklarında bulunurlarsa bulunsun, meşcereden çıkarılmalıdır. Aynı zamanda, ağaçların çıkarıldığı mekânlar çok iyi korunmalı ve gençliğin gelmesine yardımcı olunmalıdır.

Kaynakça

ERASLAN, İ., 1982, Orman Amenajmanı, İstanbul Üniversitesi, Orman Fakültesi, İstanbul.
ERASLAN, İ.-YÜKSEL, Ş.-GİRAY, N., 1984, Batı Karadeniz Bölgesindeki Koru Ormanlarının Optimal Kuruluşları Hakkında Araştırmalar, Tarım Orman ve Köy İşleri Bakanlığı, Orman Genel Müdürlüğü Yayın Sıra No: 650, Seri No: 58, Ankara.
KAYACIK, H., 1980, Orman ve Park Ağaçlarının Özel Sistematiği, Gymnospermae, İstanbul Üniversitesi, Orman Fakültesi Yayını, Cilt: 1,Bozak Matbaası, İstanbul.
KAPUCU, F., 2004, Orman Amenajmanı, Karadeniz Teknik Üniversitesi, Orman Fakültesi, KTÜ. Matbaası, Trabzon.
KALIPSIZ, A., 1968, Meyer Metotları Kritiği, İstanbul Üniversitesi, Orman Fakültesi, Yayın No: 129, İstanbul.
MİRABOĞLU, M., 1955, Göknarlarda Şekil ve Hacım araştırmaları, Orman Genel Müdürlüğü, Yayın No:188, Ankara.
MITSCHERLICH, G., 1952, Der Tanen-Fichten-(Buchen)-Plenterwald, Schrf. Bad. Forst Versuchssanstalt, No: 8.
PRODAN, M., 1965, Holzmessehre Sauerlander’s Verlag, Frankfurt a.M.
SARAÇOĞLU, Ö., 1988, Karadeniz Yöresi Meşcerelerinde Artım ve Büyüme, İstanbul Üniversitesi, Orman Fakültesi, Orman Genel Müdürlüğü, İstanbıl.

KAZDAĞLARI’DAKİ (Ağı Dağı) KESTANE-MEŞE ORMANLARI ÜZERİNDE İNSAN ETKİNLİĞİNİN YAKLAŞIK 1250 YILLIK ÖYKÜSÜNÜN POLEN ANALİZLERİ İLE GÜN IŞIĞINA ÇIKARTILMASI

KAZDAĞLARI’DAKİ (Ağı Dağı) KESTANE-MEŞE ORMANLARI ÜZERİNDE
İNSAN ETKİNLİĞİNİN YAKLAŞIK 1250 YILLIK ÖYKÜSÜNÜN POLEN ANALİZLERİ İLE GÜN IŞIĞINA ÇIKARTILMASI

Şükrü ÖNER
Abstract
A peat profile from a topogenic bog in the north-eastern part of the Ida Massif (northwest Turkey) was pollen analytically examined. It provides fresh evidence for human impact on the woodland environment at the byzantine time and in the centuries that follow. The Formation of the bog is probably caused by an extremely wet environment due to excessive forest degradations. The bog is a mirror of the local changes of the vegetation, due to a high received pollen precipitation, mainly from the closest surroundings, caused by its sheltered position. It seems that the initial chestnut-oak forest, after a period of intensive clearings, which went ahead the basis of the pollen spectra, recovered in the beginning artificially, in correspondence with “controlled” burning practice, accompanied by culture, later naturally. On this period of regeneration, shown in the basis of diagram, can be told two periods of forest degradation, taking turns which other (in the absence of culture), as well as a period of forest regeneration. Chestnut in its ecological habitat, had displayed an optimal development between the 11th and 14th centuries by means of human effect. However, after these centuries it has retrograded until present due to negligence and destruction. The gradual destruction of initial chestnut-oak forest on the mountain vegetation level causes the extension of black pine forests on this level. Consequently acidification of soils and degradation of vegetation is observed . The chronology for the last 1250 years has been established on the basis of C-14 dated pollen profile from the lowest peat layer.
Keywords: Sweet-chestnut • Woodland history • Pollen analysis • Human activity • North-western Turkey • Ida Massif

Giriş

Biga Yarımadası’nın (Troas) önemli bir bölümünü oluşturan Kazdağları Masifi halen geçmişteki oldukça yoğun insan etkisinin izlerini taşımaktadır. Günümüzde bozuk orman kalıntıları ve kültür alanlarıyla çevrili çok geniş psödomakilerin bölge üzerindeki varlığı bu duruma tanıklık etmektedir. Keza arkeolojik kayıtlar da bölge üzerindeki insan etkinliğinin oldukça eski çağlarda (M.Ö 5000) başladığını göstermektedir ( Gabriel, 2000). Tarihsel öneminin yanı sıra neoendemik ve paleoendemik türlerce de zengin olması nedeniyle ayrıca botanik öneme de sahip bulunan bölge geçmişteki bölgesel arazi kullanımını gün ışığına çıkartacak olan bir dizi paleopalinolojik araştırmayı hak etmektedir.
Bölge üzerinde ilkini gerçekleştirdiğimiz bu tür paleopalinolojik bir araştırma için ilk etapta Ağı Dağı’ndaki bir turbalığı sit olarak seçtik. Bilindiği gibi turbalık alanlar aynı zamanda vejetasyondaki iklim değişikliğine yada insan etkinliğine bağlı değişimlerin fosilleşmiş polenler aracılığıyla kayıt edildiği bir doğa arşividirler.
Sit’in Tanımı: Ciğer Gölü olarak isimlendirilen turbalık Kazdağları Masifi’nin kuzeydoğusunda yer alan Ağı Dağı’nın batı yüzünde bir derenin yakınında yer almaktadır (Şekil 1) . Denizden yüksekliği 650 m (39o 52’ 37” N, 26 o 55’ 40” E)), çapı ise 80-100 m arasında değişen topojen ve asit karakterli (pH:4,5) turbalık küçük bir gölün dolması ile oluşmuştur. Halen kurumuş olan turbalık 10-15 yaşında kızılağaç sıklığıyla örtülüdür. Montan (dağ) vejetasyon katı üzerinde yer alan turbalık (Şekil 2) dört mevsim yağışlı okyanus ikliminin etkisine açık durumdadır. Bu nedenle kseromezofilik ve özellikle mezofilik meşe türleriyle, kestane, gürgen, kızılağaç, karaçam ve göknar gibi asli orman ağaç türlerinden oluşan ibreli-yapraklı karışık bir orman ile çevrilidir. Önem sırasına göre orman başlıca şu türlerden oluşmaktadır. Pinus nigra subsp. pallasiana, Alnus glutinosa, Castanea sativa, Quercus petraea subsp. iberica, Quercus frainetto, Carpinus betulus, Abies nordmanniana subsp. equi-trojani, Rhododendron luteum, Sorbus umbrellata var. paniculata, Erica manipuliflora, Rosa canina, Rubus caesius, Molineriella minuta, Athyrium filix-foemina, Pteridium aquilinum, Dryopteriş pallida, Osmunda regalis, Euphorbia amygdaloides, Prunella vulgaris, Galium sp., Juncus sp., ve Sphagnum sp. vb…

Materyal ve Metod

Analizi yapılacak turba örnekleri Ciğer Gölü turbalığında kurak mevsimde açılan bir profilin yüzeyinden 5 cm aralıklarla alındı. Profilin litolojisi polen diyagramı üzerinde gösterilmiştir. Örnekler analiz için hazırlama aşamasında sırasıyla K(OH), HF, ve asetoliz ile muamele edildi.
Read the rest of this entry »

TROİADAN GÜNÜMÜZE KAZDAĞLARI’NDA YAPI KÜLTÜRÜ

BİLDİRİ
KAZDAĞLARI 2. ULUSAL SEMPOZYUMU
22-24 HAZİRAN 2006 / ÇANAKKALE

TROİADAN GÜNÜMÜZE
KAZDAĞLARI’NDA YAPI KÜLTÜRÜ

Mimar İsmail Erten
İnönü Cad. No:189/6-Çanakkale (Tel/faks: 0.286.217 61 51) E.mail: iserten@yahoo.com

Kültürlerin Kesişimi/Alaşımı
Çanakkale kültürlerin kesiştiği ve alaşıma dönüştüğü bölgedir. Güneyden gelen Ege kültürü, Kuzeyden gelen Trakya kültürü ve Doğudan gelen İç Anadolu kültürü Çanakkale’de harman olur, kucaklaşır. Çok/çoğul kültürlülük bu bölgenin vazgeçilmezidir. Çanakkale ve bölgesinde baskın bir kültür yoktur. Dolayısıyla farklılıkların birbiriyle uzlaştığı bir coğrafyadan bahsediyoruz.
Çanakkale il sınırlarındaki yapı havzaları su ile gelişir. Bu çerçevede 3 yapı havzası bölgede varlığını gösterir.
Birinci Yapı Havzası; Deniz boyunca, Edremit körfezi, Ege kıyıları ve adalar, Çanakkale boğazı, Saroz körfezi ve Marmara denizi kıyısal alanları belli ortaklıkların oluşturduğu yapı havza ve kültürünü kapsar.
İkinci Yapı Havzası; Kazdağların kuzey doğu bölümünden başlayıp, batı yönünde ilerleyen ve Çanakkale boğazının girişinde Ege deniziyle buluşan Karamenderes çayı boyunca oluşan yapı havzası bir başka ortaklığı gösterir.
Üçüncü Yapı Havzası; Yine Kazdağların kuzey doğu bölümünden başlayıp, kuzey yönünde ilerleyen ve Çanakkale boğazının bitişinde Marmara denizi ile buluşan Kocabaş çayı boyunca oluşan yapı havzası kültürün bir başka göstergesidir.
Tüm bu kültür ve yapı havzasının oluşumu, binlerce yılın ürünüdür. Homeros’tan Strabon’a, Troia’dan Çanakkale’ye, Roma’dan, Osmanlı’ya ve de Türkiye Cumhuriyetine, 5000 yılın birikimidir bu oluşum.
Troas’da Malzeme ve Çatılar
Troas bölgesinde (Biga Yarımadasında) Arkeolog Rüstem Aslan ile yaptığımız ortak çalışmada, bölgenin yapı malzeme ve çatı özellikleri konusunu derinlemesine inceledik. İncelemelerimiz sonucu, tarihi ve geleneksel malzeme olan taş, kerpiç ve ahşabın bölgesel farklılıklarla kullanıldığı belirlenmiştir. Kıyı kesimler taş malzemeyi, dağlık ve ormanlık kesimler ahşabı, iç bölümler ve ovalar ise kerpiç malzemeyi yoğunluklu olarak kullanmıştır. Yapı çatı tipleri olan kiremit kırma çatı ile toprak düz dam çatı yağış durumu ve iklim göz önüne alınarak bölgede kullanılmıştır.Tıpkı kültürlerin kucaklaştığı alaşımlar gibi, farklı malzemeler de Çanakkale bölgesinde uyumlu bir ahengin çoğulculuğunu bizlere ispatlar.
Kazdağları Yapı Kültürü
Kazdağları yapı malzemeleri incelendiğinde, güney yönünde ve deniz boyunca taş malzeme kullanılır, kuzey bölümlerinde ise taş, ahşap ve içlere doğru kerpiç malzeme ağırlıklı hissedilir. Kırma kiremit çatı ile düz toprak dam çatı bölgenin her yöresinde yan yana görülür.
Kazdağlarının güney yamaçlarında yer alan yerleşmeler(Behramkale, Büyükhusun, Kozlu, Sazlı, Kayalar, Ahmetce, Nusratlı, Arıklı, Yeşilyurt, K.Çetmi, Bahçedere, Adatepe) incelendiğinde, insanoğlunun akılla ve bilgiyle bugüne ulaştığı gözlenir. Behramkale ile il sınırını oluşturan mıhlı çayı arasındaki yerleşmeler, güvenlik amaçlı olarak denizden uzağa ve önünü kapatacak bir tepe ve yükselti siper edilerek oluşturulmuştur. Ancak, zeytinlikler ile ormanın kesişim noktası ve ortalama eşit yükseklik yerleşmenin mantığını oluşturur. Böylece, deniz bölümünde tarım, dağ bölümünde ise hayvancılık yapmaya olanaklı ve yaşadığı ve doyduğu ortamı kirletmeyen, yok etmeyen yerleşimler oluşmuştur.
Bir Kazdağları Yerleşmesi:ADATEPE
Bu yerleşmelerden Adatepe incelendiğinde yapı kültürünün incelikleri, akılla bezenen mekanları bizlere yol gösterir. Adatepe, 1960’larda kentleşmeyle birlikte terk edilme süreci yaşayan, 1990’lardan itibaren büyük kent kaçkınlarının ikinci konut mekanı olarak rağbet gösterdiği bir yerleşimdir. Osmanlı döneminde, Rum ve Müslüman azınlığın birlikte yaşadığı, 800 yapı kalıntısının tespit edilebildiği, dönemin büyük bir yerleşimidir. Birinci dünya savaşı ve kurtuluş savaşı sonrası yaşananlar ile 1924’lerdeki mübadele Rum nüfusun köyden ayrılmasına yol açar.
Osmanlı döneminin yerleşim izleri incelendiğinde, kilise(yıkılmıştır) ve cami etrafındaki 2 farklı meydan Rum ve Müslüman mahallelerini de işaret eder. Bu 2 merkezin ortasında idari alanlar ile köyün ekonomik durumu iyi olan zenginlerine ait yapılar yer alır.
Genel yapı malzemesi taştır. Taş yapıdaki kullanıma bağlı olarak evin ekonomik durumunu da dışarıya gösterir. Zenginler evlerini ince yontu taştan ve kat arası-pencere silmelerinin, sövelerinin estetik gösterişiyle bezerler. Orta ve alt gelir grubu ise, kaba yontu taş ve ahşap hatılı binasında kullanır. Taş işleme yöntemi kamalı sistemdir, büyük ve küçük taşların ahenkli birleşimi zanaatın bizlere gösterisidir. Günümüze kadar ulaşmış bir başka yapı tekniği ahşap çatkılı hımış evlerdir. Büyük ölçekli Müslüman konaklarının 3-5 adedi bu yerleşimde de, farklı bir örnek olarak karşımıza çıkar.Ana bina çatıları kırma çatı ve kiremittir. Tek katlı eklenti ve müştemilatlar ise toprak dam düz çatıdır. Adatepe konutlarının karakteristik özelliği, bir bahçe içinde, 2 katlı ana bina ile bu binaya bitişik tek katlı eklentinin (ahır, kiler, depo,vb.) var olmasıdır. Yapıların kapı pencereleri ile ara kat döşemesi ve çatı taşıyıcısı mutlaka ahşaptır.
Sonuç olarak,
-Bölgemiz, geçişlerin ve farklılıkların, kültür alışverişiyle, alaşım ettiği, önemli bir havzayı oluşturur. Her birimiz bu değerin farkına varmalıyız.
-Tüm bu kültürel değerler, yok olma sürecindedir. Korumacılık ivedilikle yaygınlaştırılmalıdır.
-Özellikle yapı kültürü konusunda hızla belgeleme çalışması başlatılmalı ve belge-bilgiler halkın kullanımına sunulmalıdır.
-Adatepe ve Behramkale yerleşmeleri 20 yıla yaklaşan bir süredir kentsel sit alanıdır. Fakat ilgili idareler bu alanların koruma planlamasını hala yapmamıştır. Korumacılık ilkelerinin gözeten koruma planı ivedilikle yapılmalıdır.
-Aynı durum diğer sit alanları içinde gözetilmeli ve plansız korumacılığın(koruyamamanın) önüne geçilmelidir.
-Malzeme, çatı tipi, mekan organizasyonları ve diğer açılardan, bölge yerleşmeleri ve köyler, üniversitelerimizin ilgili bölümleri tarafından araştırılmalı, araştırma sonuçları belgelenmeli, kitaplaştırılmalıdır.
-Aynı yöndeki çalışmalar için belediyeler ve yerel yönetimler mutlaka kaynak ayırmalı ve çalışmaları teşvik etmelidir.
-Yerelde yaşayanlar, ellerindeki yapı kültürünün farkına varmalıdır. Bu yöndeki bilgilendirme ve bilinçlendirme çalışmaları vakit geçirilmeden başlatılmalıdır.

KAZDAĞINDA YAŞADIĞI VARSAYILAN MİTOLOJİK KAHRAMANLARIN TİYATRO GÖSTERGEBİLİMİ AÇISINDAN İNCELENMESİ

KAZDAĞINDA YAŞADIĞI VARSAYILAN MİTOLOJİK KAHRAMANLARIN TİYATRO GÖSTERGEBİLİMİ AÇISINDAN İNCELENMESİ
The Examination of the Mythological Heroes who were Supposed to live in Kazdağı from the Theatral Point of View

Ezgi Oya GÜMÜŞ
Süleyman Demirel Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi
oyasmg@gmail.com

Kaynaklarda Asya Minör olarak geçen Ege Bölgesi Antik Mitoloji açısından önemlidir. Milattan önce bu bölgede yaşamış olan medeniyetler, Anadolu’ya çok zengin, kültürel miras bırakmışlardır. Bu mirasın en önemli kısmını mitolojik hikayeler ve tiyatro oyun metinleri oluşturmaktadır. Antik Tiyatro metinlerinin konusu mitolojiyi; Tanrılarla Ölümlülerin ilişkileri oluşturmaktadır. Kaynağını Anadolu’dan alan bu mitler Yunanlıların kültürel, tiyatral alt yapısını oluşturmakta “Antik Yunan Mitolojisi” olarak literatürde geçmektedir. Antik Yunan Mitolojisinin en önemli kahramanlarının Kazdağı’nda yaşadığı varsayılmış; İDA tanrıların, tanrıçaların evi olarak tanımlanmıştır. Mitler açısından zengin olan İda Dağı yabancı tiyatrocuların, dikkatini çekmektedir. İda Dağında yaşamış olan kahramanların hikayelerini tiyatro oyunlarında kullanabilmek için derinlemesine çalışmalar yapmaktadırlar. Yabancı tiyatrocular; Antik Tiyatro oyunlarını Modern tiyatro sahnelerine taşımaktadırlar. Antik Mitoloji ve tiyatrolar üzerine tiyatral, göstergebilimsel incelemeler yapmaktadırlar. Antik Yunan Mitolojisini yüzyıllardır bağrında barındıran Anadolu’da yetişmiş tiyatrocular ve edebiyatçılar İda Dağında yaşamış olan tanrıların, tanrıçaların mitlerine ve yine bu Dağa ait Sarıkız Ve Hasan Boğuldu efsanelerine de gereken önemi göstermemektedir. Çalışmamın amacı mitlerin Tiyatro Göstergebilimi açısından incelenerek, tiyatro açısından önemini ortaya koymak, rahatlıkla tiyatro sahnesine taşınabilecek olan bu mitlerin zengin görsel malzemeler olduğu göstermektir. Bu çalışmam kaynağını Anadolu’dan alan bu mitlerin en az onları sahiplenmeye çalışan yabancı sanatçılar kadar, tiyatro ve edebiyatla uğraşan tüm Türkler tarafından önemsenmesi gerektiğini vurgulamayı amaçlamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Kazdağı, Mitoloji, Göstergebilim, Tiyatro.

The Aegean Region so called as Asia Minor in the literature has an antique mythological importance. The civilazations B. C. left a cultural heritage for Anatolia. The most important part of this heritage includes the mythological stories and theatre texts. The texts of Antique Theatre consists of mythology and the relations between the gods and the mortals. These mythes called as “Antique Greek Mythology” are known to shape the Greek culture and theatral substructure. The most important heroes of the Antique Greek Mythology were supposed to live in the Kazdağı (İda Mountain). The İda was described as the house of the gods and the goddesses. The İda Mountain attracts the foreign theatre playwriters’ and artists’ interests with its mythological richness. They make detailed researches about the stories of the heroes living in the İda for writing and performing plays about them. The foreigners perform the antique theatre plays on modern stages. They make theatral and semiological examinations on the antique mythology and theatres. The playwriters, artists and the literature men who are grown in Anatolia do not pay enough attention for the mythes of the gods, the goddesses and the legends of Sarıkız and Hasanboğuldu of the İda Mountain. The aim of my study is to examine the mythes semiologically, to explain their importance and to prove that they can easily be performed on the theatre stages. Also the aim of my study is to make an emphasize that the mythes derives from Anatolia must be considered important by all Turkish people related with theatre and literature instead of the foreigners who are acting as the real owners of these mythes. Key Words: Kazdağı, Mitoloji, Semiology, Tiyatro.

GİRİŞ
“Bilim bir takım şeylerin işleyişini açıklar, onlardaki yaşama kulak asmaz” 
Bilimin göz ardı ettiği noktaları alıp yeniden yaratma işi; sanatın ve sanatçının işidir. Tiyatro sanatı kitlelere bilgi aktarmanın en profesyonel yoludur. İlkel dönemlerde insanların korkularını bastırmak için gerçekleştirdikleri tanrıya, tanrılara yakarışı içeren bir çeşit “Ritüeller” olarak başlayan tiyatro daha sonra içine Dramı alarak gelişmiş; günümüz Modern Tiyatro sanatına dönüşmüştür. Tiyatro içerisinde bir çok alt birimi barındıran komplike bir sanat dalıdır. Oyuncusu, tasarımcısı, yönetmeni ve yazarıyla bir bütündür. Bu bütünlük seyirci ile buluştuğu anda “Tiyatro Sanatı” olur. Tiyatro yaşamın içinden ortaya çıkan malzemesi insan olan eşsiz bir sanat dalıdır. Tiyatro hayatın, yaşanmışlıklarını canlandıran hikayedir.

“Tiyatro eylemdir”. “…Çünkü tragedya kişilerin değil, tersine onların hareketlerinin, mutluluk ve felaket içinde geçen bir hayatın hikayesidir. Mutlu¬luk ve felaket, harekete dayanır. Hayatımızın son ereği eylemdir. Eylemin dışında olan şey değildir” Neden Yazıyoruz? İnsanlar bir çok nedenden dolayı, yazmaya eğilim göstermiştir. İnsanlar ölümsüz olabilmek, var olabilmek, tanrılara ulaşabilmek ama en çok da düşüncelerini karşı tarafa aktarabilmek için yazmaya yönelmişlerdir. Sanatta, fikirlerimizi aktarımının ve ideolojilerimizi geniş kitlelere ulaştırmamızın en kolay yolu “Yazma” eyleminden geçer. Yazı gücümüz; yani kalemimiz, ne kadar güçlü olursa kalıcılığımız ve ikna gücümüz de o kadar etkili olur. “Yazarın çanağında ne varsa kaşığına o gelir” sözünü söyleyen Turgut Özakman çok önemli bir noktaya değinir. Oyun yazarının ufku ne kadar genişse bir olay karşısında o kadar başarılı eserler ortaya koyar. Yazarın ufku dramatik olanı yakalamadaki ustalığıyla eştir. Dramatik olanı yakalamada son ve önemli bir özellik de, olayın devingen olmasıdır. Eğer seçilen malzeme devingen bir yapı taşıyorsa ancak o zaman oynanabilir özellikleri barındırıyor de¬mektir. Dramatik Olan: İnsanla ilgilidir. İnandırıcı ve tutarlıdır. Düşünsel ve toplumsal boyut içerir. Çelişki ve karşıtlıkları barındırır, çatışmayı ve bu çatışmanın ilginçlik özelliğini ortaya koyar. Bu nedenle de ilgi çekici olmadır .

Bu bağlamda baktığımız zaman Tiyatro Göstergebiliminin yalnızca bir eleştiri yöntemi değil, tiyatro oyununun nasıl oluştuğunu, seyirciyi nasıl etkilediğini inceleyen bir uygulama alanı olduğu tartışılmıştır. Göstergebilimin temelleri İsviçreli dilbilimci Saussure tarafından ortaya atılır.

Göstergebilim; göstergeleri, gösterge dizgelerini inceleyen bilim dalıdır. Göstergelerin ve onların çalışma biçimlerini araştırır. “Göstergebilim” insanın gösterge oluşturma, göstergelerle dizge kurma ve bunlar aracılığıyla iletişim sağlama mekanizmasını araştırır. Göstergebilim bizleri çevreleyen göstergeleri çözümlemeye anlamlandırmayı amaçlar. “Göstergebilimsel çözümlemeler” herhangi bir yapıyı incelerken, her bir birimin diğer birimlerle kurduğu ilişki içerisinde değer kazandığını varsayma ve ilişki türlerini saptama amacını güder. Göstergebilimciler “Gösterimi” göstergeler karmaşası olarak çözümlerken tiyatro sanatını sonuçtan; yani sahnelenmiş oyundan yola çıkarak ele alır. Yani göstergebilimcilere göre göstergebilimsel yaklaşımın temel malzemesi “Gösterim”dir.

Göstergebilimcilerin çözümledikleri yapı tiyatro çalışmasının son aşamasıdır. Göstergebilimin tiyatrodaki amacı gösterinin bir öğesinden yola çıkarak oyunun tamamıyla bağ kurabilen birimlerin tamamını parçalara ayırabilmektir. Partice Pavice bunu “un ufak etme işlemi” olarak tanımlar. Ama tüm bunların ışığında “seyirci oyunun tamamını algılama ve dolayısıyla betimleme gereksinimi duymaktadır” der. Yazın ve tiyatro göstergebilimi; gösterimden çok metinle ilgilenen eski dönem eleştirmenlerine karşı çıkarlar. Tiyatro Göstergebilimine iki farklı yaklaşım vardır.

Saussure ve Peirce yaklaşımı; Saussure tiyatroyu; Gösteren/ Gösterilen; Peirce ise Temsil/ Nesne/ Yorumlayan olarak ele alır. Tüm bunların ışığında Tiyatroda Göstergebilim 1970’li yıllarda akademik tiyatro ortamına girer. Antonin Artroud bu gelişmelere öncülük eden tiyatrocudur. Otto Zich, Jan Mukarovsky, Tadeusz Kowzan, Keir Elam, Martin Esslin, Erika Fischer-Lichte ve Patrice Pavis gibi kuramcılar da bu konuda çalışmalar yapmıştır. Her kuramcı, tiyatral göstergeleri kendine özgü bir anlayışla sınıflandırır. Kuramcıların buluştuğu ortak nokta sahnedeki her unsur bir gösterge ve gündelik hayatta olduğundan farklı anlam taşıdığıdır. Anlamı belirleyen, dramatik aksiyonun yorumudur . Tiyatro: Canlandırma Sanatıdır. Sahne sanatıdır.Mitoloji: Antik dönemde yaşadığı varsayılan tanrı ve tanrıçaların hikayeleri.Mitolojik Kahraman: Milattan önceki dönemlerde yaşadığı varsayılan yarı ölümlüler, tanrılar ve tanrıçalar mitolojik kahramanlardır. Ele Alınan Kavramlar; Tiyatroda Gösteren ve Gösterilen İlişkisi; tiyatro gösterisinin yapılandırılması ve çözümlenmesinde temel unsur olan Gönderge kapsamında incelenen ( İkon, Endis “belirti” Simge)’dir. Tiyatroda göstergebilim söz konusu olduğunda her şey izleyicilerle aynı anda, eş zamanlı olarak algılanmalıdır. Tiyatroda en öncelikli gösterge metindir. Oyuna Göstergebilimsel eleştiri yapılacaksa bu öncelikle metine yapılmalıdır. Tiyatro metninde iki tür gösterge vardır. A: Replikler, B: Parantez İçi Açıklamalar.

Tiyatro Göstergebiliminde İkonik göstergeler vardır. Bu ikonlar simgesel gösterge sistemini oluşturur. Örn¸bir Yükselti üzerine konmuş bir Taht, gerçek bir Taht’ın ikonudur. Aynı zamanda da kralın statü olarak simgesel bir göstergedir. Üst düzeyde olduğunu imler. Bütün ikonlar gösterge değildir. Göstermeci tiyatro tekniğinde şarkının ve dansın gösterge niteliği daha güçlüdür. Soyut dekorlar ise tiyatroda ikonik özelliklerini yitirirler. (Meyerhold Tekniği) İkonik göstergelerin doğasına tamamen benzemek gibi bir gerekliliği yoktur. “Ev” yerine onu simgeleyen “ev iskeleti” yapılabilir.

Tiyatroda dramatik gösterinin ortaya çıkmasından sorumlu olan yönetmen her hareketin, bakışın, sahne dekorunun ayrıntısını ve makyajın anlamını seyirciye sezdirmek zorundadır. Yönetmenin; bir gösterinin nasıl işlediğini, onun nasıl bir gösterge olduğunu ve istenilen sonuca nasıl uygun olduğunu, olacağını bilmesi gerekir. Göstergebilim “sahne metni”yle “gösterinin” birleştiği bir göstergeler bütünü dizgesi olarak görülmelidir. Sahneye koyma eylemi “göstergeye dönüştürme” etkinliğidir. Göstergebilimde üst metin önemlidir. Bu metin yönetmen tarafından provalar sırasında istemsiz bir şekilde oluşur. Oyunun tamamına hakim olan göstergeleri içerir. Tiyatro göstergebilimi; gösterimden çok metin ile ilgilenen geleneksel eleştirinin izlenimciliğini ve göreliğini aşma amacıyla ortaya çıkar.

Tiyatroda göstergebilim maalesef 1970’li yıllardan sonra üniversitelere girmeye başlar. Bu konuda en büyük çaba tiyatro Kuramcısı Antoin Artoud a aittir. Tiyatro / Dram sanatında sezgisellik vardır. Algılama hem anlık bilince hem de bilinçaltı değerlere dayanır. Tiyatroda seyirci dekora, kostüme, ayrıca bakmasa da, bilinç altısal bilgileriyle yorumlar; belli bir atmosfer sezinler ve aklına yerleştirir. Tiyatro’nun nasıl bir mekanda temsil edildiği çok önemlidir.Bu nedenle tiyatroda göstergebilimsel çözümleme yapabilmek için “Gösterenin” bir öğesinden yola çıkarak oyunun tamamına bağ kurabilen birimleri en küçük parçalara ayırmak gerekmektedir. Tüm Dramatik Görsel Gösterimler İçin; “Tiyatro / Sinema” geçerli olan gösterge sistemler şunlardır; Oyun Dışı Sistemler; Afiş, Broşür, Diğer Tanıtım Araçları Oyun İçi Sistemler Görsel Gösterge Sistemleri; Dekor, Kostüm, Makyaj, Aksesuar, Işık İşitsel Gösterge Sistemleri, Müzik, Ses Efekt Oyuncu (Görsel İşitsel Gösterge) Karakter-Tip, Jest, Mimik, Mekan içi durum ve hareketi, Metin; olarak şematize edilir. Tüm bu göstergeleri de tiyatroda “Biçime ve İçeriğe” ilişkin olanlar şeklinde ikiye ayırmaktayız. A: İçeriğe bağlı göstergeler: Konu, tema, kişiler, olaylar. B: Biçimsel Göstergeler: Dil, oyuncular, sahne tasarımı, tüm, müzik, ışıktır.

Mitolojik bir hikayeyi anlatan oyunda gösterge mitolojik kahramanlar ve onların temsil ettikleridir. Örn: “Truva’lı Helen” adlı gösterimde “Truva Atı” bir göstergedir. Sophokles’in “Antigone” adlı oyununda Antigone göstergedir. Halk sınıfını temsil eder.Antik Tragedyaların hepsinde “KORO” Göstergedir. KORO Tanrıları ve onların değişmez yasalarını temsil eder.

Tiyatro Göstergebiliminde İkonik göstergeler vardır. Bu ikonlar simgesel gösterge sistemini oluşturur. İda Dağında Yaşamış ZEUS’un şimşekleri, Eros’ın okları, Hera’nın Tavus kuşu tüyü, ki bu tüy kötülüğün göstergesi olarak kullanılır. İda dağı da sahnede kullanılabilecek tek başına bir göstergedir. İkonik göstergelerin doğasına tamamen benzemek gibi bir gerekliliği yoktur. “Ev” yerine onu simgeleyen “ev iskeleti” yapılabilir. Mitolojik kahramanlar buna çok iyi örnektir: İda dağının üzerinde uçusan kahramanlar buna güzel bir örnektir. Tiyatroda Dramatik gösterinin ortaya çıkmasından sorumlu olan yönetmen her hareketin, bakışın, sahne dekorunun ayrıntısını ve makyajın anlamını seyirciye sezdirmek zorundadır. Yönetmenin; bir gösterinin nasıl işlediğini, onun nasıl bir gösterge olduğunu ve istenilen sonuca nasıl uygun olduğunu, olacağını bilmesi gerekir.Yönetmen Sahneye Truva Atını çıkartıyorsa bir amacı ve işlevi olmalıdır. Ya da Antik Dönem anlatılıyorsa sahneye o dönemi çağrıştıracak göstergeler koymak zorundadır. Zincire Vurulmuş Prometheus da illa ki Prometheus olmalıdır. Göstergebilim “sahne metni”yle “gösterinin” birleştiği bir göstergeler bütünü dizgesi olarak görülmelidir. Tiyatro / Dram sanatında sezgisellik vardır. Algılama hem anlık bilince hem de bilinçaltı değerlere dayanır.Örn; Sahneye koyulan bir gülen ve ağlayan yüz dünyanın her yerinde Antik Yunan Komedi ve Tragedyasının göstergesidir.Tiyatroda seyirci Dekora, Kostüme, ayrıca bakmasa da, bilinç altısal bilgileriyle yorumlar; belli bir atmosfer sezinler ve aklına yerleştirir. Tiyatro’nun nasıl bir mekanda temsil edildiği çok önemlidir.Truvalı Helen’in Çanakkale’de çekilmesi ve sahnelenmesi. Tanrıların vatanı diye bir oyun yazılması ve İda dağında sahnelenmesi, Evrensel tanıtımız için gösterge olabilir. Aspendos Tiyatrosunu bu anlamda festivallere açmak ve GÖSTERGE yapmak çok başarılı bir fıkırdır. İda dağını da bu konuma getirilmesi gerekir.Bu nedenle tiyatroda göstergebilimsel çözümleme yapabilmek için “Gösterenin” bir öğesinden yola çıkarak oyunun tamamına bağ kurabilen birimleri en küçük parçalara ayırmak gerekmektedir.

İda / Kazdağında yaşadığı varsayılan mitolojik kahramanlar çok önemlidir. Bu kahramanların her biri göstergedir. Uranos “gök” tanrı, gaia “yer” tanrıça, zeus, hera, apollon plastik sanatlar tanrısı, “Truva atı” göstergedir. Yunan askerlerinin bin pınarlı İda dağının
sık ormanlık olan eteklerinden kestiği odun kütükleriyle Truva atı yapıldı.9 yıl süren Truva Savaşı Truva atı sayesinde kazanılmıştır. Tüm dünyanın bildiği Truva savaşları yabancılar tarafından bir çok kez film olarak çekilmiştir. Yerli yapım yoktur. Ankhises, Aineias, Aphrodite, Herophile, Paris, Athena, Hermes, Eros ”Aphrodite’in oğlu” aşk tanrısı, Ganymedes ölümlü çoban. İda dağıyla ilgili çekilecek her film ve sahnelenecek her oyun İda yani Kazdağı’nı gösterge konumuna getirecektir. İda dağının adını taşıyan ve bu dağda yaşadığı varsayılan her kahramandan ve hikayeden yola çıkarak göstergeler bulunabilir ve sanatsal etkinlikler düzenlenebilir. Zeus Truva Savaşlarını bu dağdan seyreder…İda dağı zeus’un tahtıdır…İda dağı tanrıların tahtı olarak bir göstergedir. Zeus tirandır halkına zulmeder “gücün göstergesi” Zeus’tur. İda / Kaz dağı tanrıların ve tanrıçaların sefa sürdükleri en güzel yer İda zevk ve sefanın göstergesidir. Zeus Truva Savaşlarını bu dağdan seyreder.

İda Dağı Zeus’un Hera’nın Evidir.İda Dağı Tanrıların evi olarak da bir Göstergedir. Dünyanın her yerinde “Prometheus” Sınıf Savaşımını Temsil eder. “Zincire Vurulmuş Prometheus” Göstergedir. Prometheus ZEUS’UN zulmettiği Halka acıyıp Ateşi verir. Zeus Prometheus’u zincire vurdurup kalbini kuşlara yedirtir. İda dağında geçen bir “mit” olan “zincire vurulmuş prometheus” Aıskhylos tarafından tragedya olarak yazılarak, tiyatro tarihine geçer. Ezilen halkın verdiği mücadeleyi ve mücadelenin göstergesi olarak kabul edilen “prometheus” her yıl yurt dışında tiyatro sahnelerine taşınmaktadır.Bilinen ilk politik tiyatro metni olarak kabul edilmektedir. Prometheus’u oynayan oyuncu “Göstergedir” İda dağına bağlandığı düşünülen Zincire Vurulmuş Prometheus her sahnelendiğinde İda dağına, Anadolu’ya gönderme yapılır.

Ülkemizde bu oyun çok az sayıda sahnelenmektedir. Hangi etnik yapıdan ve renkten olursa olsun “prometheus” mücadeleyi simgeler, zaman ilerledikçe “Gösterge” Yani “Zincire Vurulmuş Prometheus” Aynı kalıyor ama Sahneleme Tekniği Çağa Uyum Sağlıyor.Oyunlarda mitolojik göstergeler belirgindir.Kostümler ülkemizde bulunan heykellerdeki kostümlerle aynıdır. Kostümler Gösterge haline getirilmiştir. Oyuncuların jest, mimik ve beden hareketleri İda dağının mitolojik kahramanların tavırlarıyla aynıdır. Oyuncuların jest, mimik ve beden hareketleri İda dağının mitolojik kahramanların tavırlarıyla aynıdır.Aphrodite’in heykeli ve sahnedeki yansıması.Sahnede İda dağının Paris’i ve Aphodite

Sonuç
Dram sanatı sezgisel olan algılamalara, anlık bilince ve bilinçaltı değerlere dayanır. Sonuç olarak Tiyatroda göstergebilimin de; tiyatrocular tarafından gösterilen ve seyirci tarafından algılanan eserin; nasıl bir mekanda nasıl algılandığına dair bir şifre çözümlemesidir. Göstergeler Tiyatro sanatını var eden oyuncu, seyirci, yönetmen üçgeninde ortaya çıkan, Tiyatro Eserini başarıya taşıyan en önemli şifrelerdir.Bu şifreleri; oyun metninden en iyi şekilde bulup çıkaran yönetmen, oyuncu başarılı eserler ortaya koymaktadır.

Kazdağı uluslararası tiyatro festivali düzenlenmelidir. Göstergeler Tiyatro sanatını var eden oyuncu, seyirci, yönetmen üçgeninde ortaya çıkan, tiyatro eserini başarıya taşıyan en önemli şifrelerdir.Bu şifreleri; oyun metninden en iyi şekilde bulup çıkaran yönetmen, oyuncu başarılı eserler ortaya koymaktadır.Böylesine etkili bir tanıtım aracı olan tiyatro sanatı ülkemizin ve Kazdağının tanıtımı için kullanılabilir. Kazdağı gerekli olan tiyatral malzemeye sahiptir.Tiyatro sanatçılarının ilgisi Kazdağına çekilmelidir.Kazdağı ile ilgili tiyatro oyunları yazılmalı bu oyunlar sıklıkla sahnelenmelidir. Bu sayede her antik tiyatronun “yunan” tiyatrosu ve her mitolojik kahramanın da Yunanistan’da yaşadığı gibi bir ön yargı yıkılacak, ülkemizin zengin kültürel mirasıyla beslenen kültürler de bu gerçekliği ortaya koymak zorunluluğunu hissedeceklerdir. ülkemize, sanatımıza, sanatçılarımıza, tiyatrolarımıza, mitolojimize yani kültürel zenginliklerimize sahip çıkmalı, tanıtmalı hak ettiği değeri ulusal ve evrensel anlamda vermeliyiz.Böylesine güzel bir kültürel ekolojik, coğrafik , arkeolojik zenginliklere sahip bir başka Anadolu yok . Güzel ülkemize sahip çıkalım.

KAYNAKLAR
ARİSTOTELES., “Poetika”, Remzi Kitabevi., 5. Baskı s.30. İstanbul Yıl:1997
AYBAR ,Servet.,” Dramaturgide Göstergebilimsel Yaklaşım” htp://www.devtiyatro.gov.tr
NUTKU, Hülya., “Oyun Yazarlığı”, Mitos Boyut Yay., 1.Baskı, s.30, Yıl: 1999
PAVIS,Partice., “Gösterimlerin Çözümlenmesi”, Dost yay. S,33, Ankara, 2000.