KAZDAĞLARI

Dünyanın Cennet Köşesi

Kaz Dağları gezim (Şeref YALDIRAK)

Kaz Dağları gezim

KazDağları gezim iki aşamalıdır. Birinci aşamasında Bayramiç belediyesi ve Çanakkale 18Mart ü.sinin düzenlediği etkinliğe katıldım. 5 gece 6 gündüz süren etkinliğin sonunda İstanbul’a geri döndüm. Ailemi alarak, tekrar Bayramiç bölgesine geldim. 3 gece Evciler’de bir köy evinde 2 gece Bayramiç öğretmenevinde kaldım.

Internet üzerinden Kazdağları hakkında bilgi araştırırken, etkinlikten haberim oldu.

Etkinliğin Kazdağlarının kuzeyinde gerçekleşmesi, Kazdağlarının yoğun bir şekilde tanıtımının yapılacak olması ve gezi içermesi katılmaya karar vermemde etkili oldu.

Etkinliğe katılırken, hiçbir lüks beklentim yoktu. Konaklama yerinin, yemeklerin üst seviyede olmasını beklemiyordum. Genel olarak etkinlik beklentilerim, programın içeriğinin yazıldığı şekilde gerçekleşmesi, orman içi gezilerinin yapılması ve Kazdağları bilgilendirmelerinin yeterince yapılmasıydı. Bunlar gerçekleşti. Beklentilerimin çok ötesinde yaşadıklarım da oldu. Bunları yazımın aralarında bulabilirsiniz.

İstanbul’dan Çanakkale’ye beni götürecek otobüsüm 9:15de kalkacaktı. Evimden 7:15de kalkan site servisi ile 7:25de Tepeüstü mevkiine geldim. Günler öncesinden biletimi bana satan Tepeüstü bürosundaki kişi, biletin üstüne saat 8de Harem’e servis notu düşmüştü. Tepeüstü yazıhanesinin önüne geldiğinde yazıhanenin kapalı olduğunu gördüm. 8:15e kadar yazıhane açılmadı. Bu arada ben üç kere Harem’i aradım. Her seferinde servis yolda cevabı aldım. Yazıhane 8:15de açan kişiye durumu ilettim. 8:25de Kütahyalılar firmasına ait bir servisle Harem’e beni yetiştirdiler. Harem’dekilere şikayetimi yazılı olarak vermek istediğimi ilettim. Esenlerde şikayetimi iletebileceğim söylendi. Esenlerde görevli kişiye şikayetimi hem sözlü hem yazılı ilettim. Harem bürosunun ihmali olduğunu, Tepeüstü bürsounu uyarması gerektiğini ve Harem çalışanlarının eğitime alınacağını söyledi ve bana teşekkür etti. Bu sırada Esenlerde otobüs beni 15 dakika bekledi.

Edirne Çanakkale il sınırında bulunan Korudağı’nın o yeşil ihtişamı beni büyüledi ve etkinlik için ilk olumlu sinyali aldım. Dağların o yeşilini çok özlemişim. Gözlerim doldu ve gözyaşlarıma engel olmadım. Mutluluktan ağlama fırsatlarını her fırsatta değerlendirmişimdir. O sırada “Allahım sadece mutluluktan ağlat, beni” diye dua ettim. Otobüsdeki muavin önce Ezine’ye beni otobüsle götürmeyi teklif etti. Kabul ettim. Truva Turizm’in İzmir yolu üzerindeki petrol tesislerinde bir süre durduk. Bol bol limonata içtim. Sonra beni Ezine’ye götürmekten vazgeçtiler. Otobüs Geyikli’ye dönmeden beni otobanda indirdiler ve bir Bayramiç midibüsüne bindim. 18:15 gibi Bayramiç’teydim. O gün Bayramiç’in her Çarşamba olan büyük pazarıymış. Pazar toplanıyordu ve ben daha kalacağım yere eşyalarımı bırakmamıştım. Bu yüzden pazarı gezmekten vazgeçtim. Çok şey kaçırdığımı sonradan öğrenecektim. Öğretmenevinin önüne geldiğimde telefondan Güvenç beyi aradım. Yukarı doğru yürümemi söyledi ve Kız yurduna yakın bir yerde kendisini gördüm. Beni çok sıcak karşıladı. Zaten ben İstanbul’dayken de teleonla epey bir konuşmuştuk. Kızyurdunda bana ayrılan odada her türlü imkan vardı. TV, buzdolabı, dolap, dört adet yatak, ütü vs. Güvenç bey acele etmemi ve Öğretmenevinin önüne gelmemi söyledi. Koştura koştura Güvenç beyin yanına gittim. Grubu bir konağı gezerken yakaladım. Konak dış duvarları olan ve bir avludan merdivenle içeri girilen bir yapıydı. Yerler tavanlar duvarlar hep ahşaptı. Yorgun olduğum için anlatılanları dinlemekten ziyade çevreme bakındım. Restorasyonu beğenmediğimi ifade ettim. Restorasyonun orijinalliği azaltıcı biçimde yapıldığını düşündüğümü söyledim. Daha sonra bir köprü başına gittik. Tarihi Köprü uzaktan hoş duruyordu. Ama yakınına gidince etrafında çok miktarda çöple dolu olduğunu gördüm ve üzüldüm. Bir de tarihi bir camii gezdik. Şehir turundan sonra öğretmenevi bahçesinde oturduk. Tanışma faslı başlamıştı. Akşam yemekten sonra rektör yardımcımız ve bir doçent hanım bize Kazdağları’nın oksijen üretimi ve mitolojisi hakkında bilgilendirdiler.

İlk gün program gereği Kazdağlarının deniz tarafına gidilecekti. İlk önce programın bu kısmını yadırgıyordum. Daha ilk günden Kazdağlarının güneyini gezmek beni şaşırtmıştı. Çünkü ben Kuzey tarafını merak ediyordum. İlk gün o şehir karmaşasının içine girecek olmak canımı sıktı. Bayramiç’ten harektte uzun bir süre tura katılan bir arkadaşı bekledik. Bu grup içinde biraz gerginlik yarattı. Çok beklediğimiz için arkadaşı almadan hareket ettik. Bu arkadaş beklemediğimiz için sitem etmiş, ısrarla bize yetişmeye çalıştı. Yolda bir beyi otobüse aldık. Bir sıkıntısı vardı ve bu yüzüne yansıyordu. Gezide bize eşlik ederek Kazdağları hakkında bilgi vereceğini öğrendik. Zeytinyağı müzesinin önüne geldiğimizde bu bey bizden ayrıldı. Kulak misafiri olduğum kadarıyla, program değikliği kendisine bildirilmemişti ve buna tepki olarak bizi terk etmişti. Bayramiç’te bıraktığımız arakadaş bize müzede yetişti. Zeytinyağı müzesinin önünde Şahabettin bey’i görünce çok heyecanlanmıştım. Hakkında bildiğim tek şey bir doğa savaşçısı olduğu idi. Tam bir doğa ve dava adamıydı. Kendisine imreniyordum. Onun yaşlarına gelmeden ben de onun yaptıklarını yapmak istiyordum. Onun gibi doğayla meşgul olmak, doğada gezmedik yer bırakmamak ve doğayı korumak istiyordum. Doğa korumacılığı dendiğinde ilk akla gelen isimlerden olmak istiyordum. Kendisiyle bol bol sohbet etmeyi beklerken bizden müze önünde ayrıldı. Müze önünde bize katılan bir üniversite öğretim üyesi Abdullah Soykan bey, gezinin geri kalanında eşlik etti. Verdiği bilgiler muazzamdı. Hepsini ses kayıt cihazına kayıt etmeye çalıştım. Edremitte orman müdürlüğünden milli park giriş izin kağıdını aldık. Bu bize zaman kaybettirdiği için programda aksamalar başladı. Tahtakuşlar müzeevi programdan çıkarıldı. Buna üzülmedim. Çünkü daha önce görmüştüm. Bir kere görmek yeterliydi ve ben görmüştüm. Milli parka Zeytinli ve Mehmetalan köyü istikametinden giriş yaptık. Sarıkız tepesine çıktık. Sarıkız tepesine çıkmadan önce Zeytinli’de telefonla aradığım Soner Can’a tepede buluşmak istediğimi ilettim. Sarıkız tepesinde onu görünce çok sevindim. Soner’le dört sene önce tanışmış ve çok sevmiştim. Kendisine bol bol övgüler yağdırdım. Yolda abisini gördüğümü ve onunla fotoğraf çektirdiğimi söyledim. Kendisine eskiden beraber çektirdiğimiz bir fotoğrafı verdim. Rehberlik görevinin sonlandırılış hikayesini dinledim ve çok üzüldüm. Abdullah Bey bir jest yaptı ve Soner’den Sarıkız efsanesini anlatmasını istedi. Soner biraz nazlansa da, Abdullah beyin teşvikleriyle anlatmaya başladı. Efsanenin sonuna doğru eklemeler yaptı. Soner’e mustakil bahçeli bir evde konaklama isteğimi ilettim. O da araştıracağını söyledi. Soner Can, şu anda Kazdağlarında ağaç kesimi yapıyormuş. Ailesini rahat geçindirdiğini söyledi. Maddi sorun yaşamadığını öğrenmek beni sevindirdi. Eğer tekrar gelirsem, beraber dağlarda konaklamayı teklif etti. Kabul ettim. İnşaallah en yakın zamanda bunu gerçekleştirmeyi umuyorum. Bugünün en güzel tarafı Soner’le tekrar karşılaşmam oldu. Bu sayede Kazdağları’nın deniz tarafına geldiğime sevindim. Sarıkız tepesinin ardından Hasanboğuldu ve Sütüven şelalelerini gördük. Maalesef buraları çok kalabalıktı ve her taraf çöp içindeydi. Doğayla başbaşa kalmayı arzuladığım için bu manzaradan keyif aldığımı pek söyleyemeyeceğim. Gezinin bu kısmının olumlu yanlarını görmeye çalıştım. Hasanboğuldu’yu merak ediyordum. Daha önce görmediğim için çok şey kaybetmediğimi düşündüm ve sevindim. Milli park sınırları içinde Hasanboğuldu’dan çok üstün güzelliklere sahip su birikintileri vardı. O yöreye ait, daha önce tatmadığım tüysüz şeftali satın aldım. Turdaki arkadaşlarla paylaştım. Hasanboğuldu’da zaman yönünden bir aksama oldu. Gece çok geç bir vakitte Bayramiç’e döndük. Ahmet Bey bizi bekliyordu. Yorgunluk ve şehir içi gezintinin sıkıntısı üstümdeydi ve Ahmet beyin etkinliklerine kendimi veremiyordum. Buna rağmen başarılı oluşuma şaşırdım. Heyecan yapmayınca daha sakin kararlar veriyor ve stres yaşamıyordum.

İlk iki sabah kahvaltıda yumurta olmayışını yadırgadım. Bunun yanında peynir ve domates harikaydı. İlk iki günden sonra yumurta geldi, fakat peynir kalitesi ve miktarı azaldı.

Etkinliğin ikinci gününde Bayramiç barajı önünde bir süre durduk, etrafı seyrettik. Yolda bize orman müdürlğünün bir aracı ve Canan Bey eşlik ediyordu. Araçta konuşulanları duymak hayli zordu. Bunun eksikliğini etkinlik boyunca hissettik. Ayrıca bizi taşıyan midibüsün oturma yerlerinin yetersiz oluşu bana daha zevkli yolculuk etme fırsatı sundu. Tabure üzerinde sallanarak gitmek, bir kamyonetin arka bagajında gidiyormuş hissi verdi. Ayrıca oturma yerlerine göre daha rahattı. İnişlerde ilk inen olma ve binişlerde son binen olma imkanı da veriyordu. Tam ortada oturduğum için, konuşulanları duymam kolaylaştı. Güneşten de korunuyordum.

Aracımız Karaköy orman şefliği önünde mola verdi. Bahçesinde fotoğraflar çektik. Temizlenme ihtiyacımızı giderdik. Programda adı geçen öğretim üyelerimiz geziye katılamadılar. Bu açığı Bayramiçli rehberimiz Yüksel bey çok güzel kapattı. Kurşunbatmaz denen mevkiide orman içinde pembe boyalı iki katlı bir ev gördüm. Hansel ve gratel masalındaki cadının evine benziyordu. Çok göz alıcıydı. Hayalimde evi çok süslü hale getirdim. Kendimi ve ailemi evin içinde hayal ettim. Gerçekte bina kullanılmıyordu ve dökülüyordu. Moladan sonra aracımıza tekrar bindik. Bir süre sonra aracımız Dalaksuyu mevkiine biraz kala durdu ve mevkiye kadar yürüdük. Benim gibi yürüyüş delisi birine bu yürüyüş ilaç gibi geldi. Her adımda sanki havuç dilimi baklavadan bir ısırık alıyordum. Mevkiiye vardığımızda gözlerim güzelliklere odaklanmıştı. Meğersem o kadar çok çöp varmış ki farkedemedim. Birkaç arkadaş ellerinde torbalar çöp toplamalarını hayranlıkla izledim. Bu sırada ben ve bir arkadaş Yüksel’in peşinde mantar toplama sevdasındaydık. Mantarlar gerçekten mantar gibi bitiyorlardı. Fakat sağlıklısını bulmak sadece Yüksel’e nasip oluyordu. Bu işin o kadar çok püf noktaları varmış ki, şaşırdım. Yüksel’in her şüphelendiği mantarın bir kusuru çıktı. İçi oyuk olan, böcekle dolu olan, rengi tutmayan ve daha bir çok özellik. Yüksel’in bu mantarları pişirip yiyecek olmasına çok imrendim. Programda olmayan bu mantar toplama etkinliği benim arayıpta bulamadığım, genel etkinliğin beklentilerimin üstüne çıktığı andı. Dalaksuyunda küçük bir havuz vardı. Biz havuz etrafında zıpladıkça, havuzdan kabarcıklar çıkması çok hoştu. Bir taş bulup üzerinde yediğim kumanyamı iştahla mideme indirirken, çok mutlu olduğumu hissettim. Bu sırada kestiğim karpuzun çok tatlı olması üzerine arkadaşlardan tebrik mesajları aldım. Gezinin devamında aracımız bizi Tavşanoynağı gözetleme kulesine yakın bir yerde indirdi. Buradan kuleye yaptığım yürüyüşten büyük keyif aldım. Kuleden gördüğümüz manzarayı tarif için video görüntülerini seyretmeniz veya orada olmanız gerek. Gezi programında adı geçen Karagöl, Yedi kardeşler noktalarını şu an hatırlamıyorum. Belki video ve ses kayıtlarına bakarsam buraya eklemeler yapabilirim. Ve akşam Bayramiç’e dönüş, akşam yemeği ve akşam anlatıları.

Üçüncü günümüzde bizi bir sürpriz bekliyordu. 18 Mart üniversitesi rektörümüz bize Uzunoluk’ta katıldı. Öğlen yemeğinde bulunan patates, yumurta, domates ve biber dörtlüsüne iştahla yedik. Üzüm, şeftali ve çay ikramları mükemmeldi. Gözleme bekliyorduk, ama olmasa da karnımızı güzelce doyurduk. Rektörümüzle çok zevkli sohbetler yaptık. Kendimi ve yaptıklarımı anlatınca üniversitenin Çanakkale hakkında hazırladığı 15 adet seri kitabı göndermeyi vaadetti. Ben de bunu rektörümüze hatırlatmayı düşünüyorum. Cep telefonunu verdi çünkü. Ama sormayın söylemem. Öğlen yemeği sonrası yürüme zamanıydı. Grup dağınık yürüdü. Ben önümde birileri var diye yürüyüşün son noktasını aşmış ve ilave neredeyse iki kilometre yürümüştüm. Arkama baktım kimse yok. Önüme baktım kimse yok. Önümdekilere yetşirim ümidiyle hızımı artırdıkca artırıyordum. Yanımda kim mi vardı dersiniz. Tabii ki Ahmet hocanın köpeği. Yol boyunca beni dinledi, bir koştu geri geldi, beni hiç yalnız bırakmadı. Siz hiç bir köpekle yanlız iki kilometre yürüdünüz mü? Ben yürüdüm. Beni duyduğuna ve dinlediğine inanıyorum. İyi bir deneyimdi. Bu arada beni aramaya çıkanlara şaşkınlığımı ilettim. Araç şoförümüz Abdi beyden güzel bir azar işittim. Mahcuptum, ben önümde kişiler var diye huzur içinde yürüyordum. Yürümek konusunda dayaanılmaz bir heyecan içindeydim. Bıraksalar herhalde Trans Kazdağları yapardım herhalde. Nasıl olsa o yol bir köye çıkmaz mı? Neyse daha fazla konuyu uzatmayayım.

Uzunoluk’tan önce Sazak gözetleme kulesine uğramak üzere Çırpılar Köyü’nü ziyaret ettik. Buradaki mola süresi  o kadar uzadı ki, şöyle köyün bir tarafını dolaştım. Baktım hala herkes oturuyor. Ben de köyün kalan tarafını dolaştım. Bu köy gezisi sırasında kapısı açık bir evi ve ev sahibini görünce, selam verdim. Sıcak karşılaması üzerine klasik sorularımı sormaya başladım. Bu köyde keçi peyniri yapan var mı? Zeytin yağı falan. Bunun üzerine evin beyi beni tarlasına götürdü. Ben de tarlada sebze meyve avına başladım. Ben böyle güzel, dolgun, yeşili yeşil biberler görmemiştim. Bize pazarlarda köy biberi diye satılan biberleri hatırlayınca, tarifsiz bir acımayla gülümsedim. Bu biberleri yemedim, taa İstanbul’a kadar götürdüm, çoluk çocuğum yesin diye. Bu uzun molanın ardından aracımız bizi Sazak kulesine yakın bir yerde bıraktı. O kısacık yokuş yolu çıkan ben, ciğerlerimden gelen hırıltılı yorgunluk seslerini durdum dinledim. Ne güzelmiş, yokuş yukarı yol çıkmak patikalarda taş toprak yollarda yürümek. Deymeyin keyfime. Bu kuledeki manzara Karadeniz dağlarını aratmıyordu. Yağmur bulutları ortalığı sise boğuyordu. Bulutların veya sis kümelerinin rüzgarın etkisiyle hızla hareket etmesi görülmeye değerdi. Video çekerken en sevdiğim özelliklerden biri de rüzgarın sesini kaydedebilmekti. Bu da gerçekleşti. Rüzgara sanki dokunuyordum. Ben işte buradaydım ve çok şanslıydım. Eşimin ve çocuklarımın burada olamayışını düşününce biraz hüzünlendim. Aramak istedim, ama telefonlar çekmiyordu. %97 kapsama alanı iddiası nedense dağlarda hep karşıma çıkıyor ve hayretler içinde kalıyordum. Dünyanın zirvesinde olmasa da Kazdağlarından görünen manzaraya bu kadar yüksekten bakmak, bir anda gözünün görebileceği mesafenin bu kadar büyük olduğunu görmek bana müthiş bir haz verdi. Sanki bir haritayı inceliyormuşum gibi. Çanakkale şu tarafda. Şu görünen yer Kalkım. İşte şurda Çırpılar köyü. Yanında şu köy falan. Muhteşem bir duygu. Ve akşam Bayramiç’e dönüş, akşam yemeği ve akşam anlatıları.

Geldi etkinliğin dördüncü günü. Cumartesi. Festival günü olması dolayısıyle aracımız bizden önce ilçe halkını festival alanına götürmekle görevlendirilmiş. 11:30a kadar öğretmenevi bahçesinde bekledik. Bir de ha şimdi aracımız gelir diye yerimizden kıpırdayamıyor dağılamıyorduk. Aracımız geldiğinde ise maalesef bir iki kişi dağılmıştı. Bir de onları bekledik.

Festival alanına biz de davetliydik. Aracımız bizi önce Bayramiç barajına oradan Evciler köyü üzerinden Kesmez Alabalık tesislerine götürdü. Balıklarımız hazırlanana kadar boş durmayan arkadaşlarla birlikte dereye indik. Bol bol fotoğraflar aldık. Ben bununla yetinmedim, bir de çevre evlerde keçi peyniri arayışına giriştim. Bir teyzem bir ev tarif etti. Evin yolu daracık derenin üstünden geçen bir tahta köprüye bağlanıyordu. Köprüden geçmek heyecan vericiydi. Çünkü köprünün tutacak bir tarafı yoktu. Ve köprünün tabanını oluşturan kalaslar hafiften oynuyordu. Bu güzel köprüyü geçer geçmez tek göz oda bir evle karşılaştım. Evin damadı beni görünce, selamladı. Ben de talebimi ilettim. Kayınvalidesi özür dileyerek ellerinde fazla peynir olmadığını söyledi. Bir parça keçi peyniri ikram etti. Böyle bir peyniri bu yazıyı okuyan hiçkimsenin yemiş olduğunu sanmıyorum. Daha taptaze olduğu için dışı hafif sert, içi yumuşacıktı. Bir kilo bu peynirden yiyebilrdim. Maalesef elime bir torbada 100 gr keçi peyniri tutuşturdu. Elimde bu peynir kala kaldım. Yesem mi yemesem mi diye düşündüm. Ve İstanbul’a götürmeye karar verdim. Balık çok lezzetliydi. Soğanla birlikte doyuru olduğunu söyleyebilirim. Konaklama açısından tesisi gezdim. Fiyatlar biraz yüksek geldi. Kişi başı kahvaltı dahil uzun konaklamalar için 50 liraydı. Odalar da küçüktü ve odalar yola bakıyordu. Dere sesi duyulmuyor, sadece alabalık üretim havuzlarının manzarası görünüyordu. Sıra Ayazmaya kadar yürümeye gelmişti. Yol zaman zaman daralacağı için rehberlerimizden sürekli uyarı geliyordu. Ayazma festival yüzünden hınca hınç araç ve insanla doluydu. O bölgede bulunan mağaraları gezmek fikri müthişti. Sırayla mağaralara girmeyi beklerken, mağaranın derinliklerine girmekten son anda vazgeçenler yüzünden beklemek zorunda kaldım. İyi ki beklemişim, bu sayede iki mağaranın ikisini de gezdim. Yüksel Ayazma’nın ilerisinde yüzülecek küçük göllere doğru bizi götürdü. Fakat bu gölün kuruduğunu görünce şaşırdı ve geçen hafta buranın dolu olduğunu söyledi. Festivalde İda efsanesini sergileyecek olan tiyatro öğrencilerine böğürtlen ikram ettim. Onların sergilediği oyunu izledik seyircilerle birlikte. Festival programında sıra bize geldiğinde sahnede yerimizi aldık. Seyircilere kendimizi tanıttık. Bildiri yayınladık. Belediye başkanı bildiriyi çok hafif buldu. Bildiriyi okuyan arkadaş, festivali düzenleyenlerin başı ağrımasın diye böyle hazırladıklarını söyledi. Cumali bey derenin aktığı bir vadiye girmeyi önerdi. Teklife herkes sıcak baktı tabii. Orada üç arkadaş oturmuş bira içiyorlar. Biri Babiç, biri Yücel bey. Tanıştık. Kısa konuşma sırasında ailemle birlikte tekrar gelmek istediğimi, ama kalacak uygun bir yer aradığımı söyledim. Hiç tereddütsüz davet ettiler. Telefonlarımızı aldık. Vedalaştık. Bugün Bayramiç’e erken döndük.

Son güne uyandık. İstikamet Ezine. Yola çıkışımış bayağı uzadı gene. 11 filan. Bir de arabalarıyla gelenlerden bir arkadaşın arabası bizi beklerken Ezine girişinde aküsü bitmiş. Araba zaten sorunluymuş. Onu bekledik. Ezine şehir turu sırasında, Şahabettin Bey Ezine tarihini anlatıyor. Aaa baktım arkada pazartesileri kurulan Ezine pazarı. Bir kaçamak yaptım, Güvenç’e haber verdim, ben sizi Hükümet konağının orda bulurum diye. Köylü pazarına daldım. Keçi peyniri aldım. Grubu bekletmeyeyim diye aracın beklediği yere koşa koşa, nefes nefese gittim. Baktım araç kapalı, başında kimse yok. Güneşte durmamak için, köprü ayağında zeytinyağı satan bir yere girdim. Tadına baktım beğendim. Güvenç beni aradı, abi neredesin, millet burnundan soluyo. Şaşırdım, ben grubu beklerken, onlar beni bekler olmuşlar. Koştum yetiştim, ama nafile bir ton azar. Sesimi çıkarmadım, özür diledim. Halbuki oradayım. Araç hareket etmiş, dönmüş, benden iyice uzaklaşmış. Koştur allah koştur. Nefes nefese kaldım. Neyse, yolda taş madenine uğradık. Romalılar binalara sütünları buradan denize kadar yuvarlarlarmış. Sonra Kestanbol kaplıcalını gezdik. Tabii program aksadığı için koştur koştur kaplıca müdürünü dinleyip araca bindik. Sonra Dalyan köyüne uğradık. Sütunların denizde gemilere yüklendiği limanı gördük. Tabii limandan hiç kalıntı yok. Ev yapımı soda karışımı içeceklerimizi yudumladık kafede. Arkasından Tavaklı plajına gittik. Öğlen yemeğimizi yedik. Ben dayanamadım, bir bira içtim. Tam araca binip hareket edecekken, bir arkadaşımızın olmadığını farkettik. İzin almadan denize girmiş. Sitemler üzerine araca binmedi. Biz onu bırakıp, Truva kalıntılarının olduğu yere gittik. Benim yanımda müze kartı vardı. 15 lira vermekten kurtuldum. Bolbol video ve fotoğraf çektim. Pilleri, kartları dvdleri bitirdim. Truvada bir doçent beyden truva’nın yedi katmanı hakkında bilgi aldık. Tabii bu çok uzun sürdü ve ayakta durmaya dayanamayanlar rehberin yanından uzaklaştı. Rehberin de festival dolayısıyla işi varmış. Bizden erken ayrıldı. Şansımıza aramızda bulunun grup arkadaşlarımızdan Süheyl bey buralarda rehberlik yapmış. Bir güzel bildiklerini kalıntıları gezerken anlattı. Uzaktan Bozcaada gözüküyordu. Pilim bittiği için fotoğraflayamadım. Ardından son durağımız olan Çanakkale Vitalis kafedeyiz. Açız, boş mideye çayı kahveyi götürünce başım iyice ağrıdı. Saat dokuz oldu, hala yemek yiyemedim. Sonunda vedalaştık. Ben yükümü aldım. Otogara gittim. Meğerse İstanbul arabaları feribotun olduğu iskeleden kalkıyormuş. Haydi, bu sefer iskeleye gidecek servis beklemeye başladım. O arada birşeyler yemeye çalıştım. Ama nafile midem de bulanıyor. Hasta mı oldum diye hayıflandım. Aradan bir saat geçti iskeledeyim. Yükümü yazıhanede bıraktım ortalığa. Kaybolmaz dediler. Çaresiz bıraktım. Yemek yemeğe şehri deolaşmaya başaldım. Dönercilerden birinde döner yedim, ama beğenmedim. Bunu da söyledim. Yemeseydin o zaman dediler. Haklısınız ama, açım dedim. Sanki bekleyecek halim var. Sonra iskeleye indim tekrar baktım. Bir grup arkadaşlar oturmuşlar pizza yiyorlar. Bana da bir dilim ikram ettiler. İkramı mideye indirip tekrar vedalaştım. Bir dondurma aldım. Yürümekten bitab düştüm. Yorgunluktan yıkılmak üzereyken otobüsün rıhtımda olduğunu öğrendim. Artık İstanbul yolundayım. 6 saat deliksiz bir uyku. Esenlerdeyim. Bir rüyadan uyanır gibi.

Gezim burda bitti sanıyorsunuz. Ama yoo. Ben bir kere 12 gün izin almışım. Ne yapacaktım. Önce Soner Can’ı aradım. Bir yer bulabildin mi diye. Bir yer var dedi, telefonunu verdi. Aradım buyrun dediler. Yücel beyi aradım, teklifi hala geçerli mi diye. Hiç tereddütsüz evet dedi. Bunun üzerine hemen feribot bileti aradım. Çarşamba sabah 7ye gidiş Salı gecesi 21:30a dönüş biletlerini aldım. Sabah 7de feribotumuz hareket etti.  9:15de feribottan indik. 11-12 gibi Havran yakınlarında bir yerde mola verdik. Köy pazarını gezdik. 12:30 gibi Mehmetalan köyündeydik. Soner’in sözünü ettiği eve baktım. İki katlı içten merdivenli çamur içinde bahçesi olan bir ev. Buyrun bu evde beraber kalalım dediler. Günlüğü kişi başı para istiyorlar. Buraya ısınamadım. Yücel beyi aradım, biz geliyoruz diye. Tamam, Bayramiçe gelince arayın dedi. Bunun üzerine arabaya doluştuk tekrar. Ver elini Bayramiç. Tam ayvacık sapağını geçerken birden benzin kmsi 10 kmyi gösterdi. Ben soğuk terler döküyorum. Yolda bir tesiste durdum. En yakında benzinci nerde diye sordum. 10 dk sonra bir benzinci var dedi bayan. Benim değil 10 dk 1 dk gitmemem gerekiyordu. Arabaya bir bindim. Tabii araç düze gelince 30 kmyi göstermeye başlamış. Dua ederek yola çıktım. Yine yokuş yukarı giderken ibre yine 10 kmyi gösterdi. Yokuş bitiminde birden bir mucize oldu ve benzinciyi gördük ufukta. Ha gayret, benzinciye ulaştık. 150 liralık benzin aldım, yani depoyu fulladım. Hayatımda yapmadığımı yaptım yani. Nasıl rahatladım anlatamam. Bayramiç’e varınca önce Bayramiçte kalacak yer var mı diye öğretmenevi müdürü ile konuştuk. Yer konusunda pek durum parlak değildi. Belediye önünde etkinlik sırasında tanıştığım Taci beye sordum. O da bir yer bulamamış. Keskin tesislerini önerdi. Tabii ben orayı daha önce incelemiştim. Saat 14-15 gibi Evciler köyündeydik. Yücel bey bizi çok sıcak bir şekilde karşıladı. Evlerine yerleştik. Bize oğlu İbrahim’in odasını verdiler. İbrahim de anne babasıyla aynı odada yatacaktı. Annem de salon da yatacaktı. Çocuklar hepimiz durumdan keyif alıyor gibiydik. Yemeğe kadar dinlendik. Çocukların huysuzlukları üstlerindeydi. Yine de ev sahipleri çok müsamahakardı. Tüm nazımızı çektiler. Güzel bir uyku çektik. Sabah kahvaltısı bayağı zengindi. Reçel, bal, süt, çay, ekmek, salata, peynir, zeytin, domates, biber harikaydı. Kahvaltı sonrası ailecek Ayazma’ya gezmeye gittik. Girişte 4,5 lira para verdik. Çocuklarla birlikte gidebileceğimiz en uç noktaya gittik. Ben biraz daha yukarı ne vvar diye yürüdüm. Yürürken çocukların bağırışını duyuyordum. İlerde bir çeşme vardı. Bu çeşmeden bolca su içtim, bolca dua ettim. Dönüşte de çocukların fotoğraflarını çektim. Çocukları oyun parkında biraz eğlendirdik. Oyun parkı küçük çocuklar için pek güvenli değildi. Naz ayrılışımıza çok tepki gösterdi. Dönüş yolunda hiç susmadı. İkindi vakti döndüğümüzde erken bir akşam yemeği yedik. Sonra balkonda sohbet ettik. Bu arada Yücel işleri dolayısıyla bize eşlik edemedi. Ama acısını bir gün sonra çıkardı. Önce barajda balık tutmayı teklif etti. Ben her türlü teklife açık olduğumu söyledim. Köy meydanındaki kahvelerden en büyüğünde bir iki saat oturdum. Yanımıza gelenlerden birisinin keçi sürüsü varmış. Keçi peyniri satmayı kabul etti. Fakat peynirleri 10 kgluk bidonlardaymış. Ben de 5 kglık kap bulamadığım için peynir hayalim yine suya düştü. Yücel Babiç aralarında konuştular ve Kazdağlarında bulunan Küçük düden mevkiine gitmeye karar verdiler. Bizi götürecek olan araca binmeden önce yiyecek ve içeceklerimizi aldık. Depoya benzin doldurduk. Yolda bir bahçeden mısır topladık. Kamp yerine geldiğimizde bizi sorumlu bey karşıladı. Babiç köfteleri hazırladı. İsmini hatırlamadığımız bir arkadaşta peynir helvası hazırladı. Peynirlerin görünüşü harikaydı. Helvanın tadı daha da muhteşemdi. Bayramiçlilerin peynir helvası dedikleri tatlı aslında Balıkesirlilerin Hoşmerim tatlısıymış. Güzergah üzerinde Düden mevkiine Paşa pınarına gittik geldik. Oradaki bir beyi alıp küçük düdene getirdik. Beraber yedik içtik. Ama gidiş gelişlerde kullandığımız yollar tam bir 4 çeker araç içindi. Altımızddaki araç nasıl oluyorda rahatlıkla bu yollarda kullanılıyordu aklım ermedi. Dağdan inişimiz dokuzu buldu. Benim araçla bir düğüne gittik. Pek bir özellik göremedim. Geri dönmeyi teklif ettim. Kabul ettiler. Eşim ve çocuklarım da bir düğüne konuk olmuşlar. Naz huysuzluk yapmış. Tüm düğün alayı Naz’la ilgilenmiş. Gündüzde keçi sağmışlar. Erişte yapmışlar. Bayağı bir eğlenmişler yani. Üçüncü gecenin sabahında artık ev sahibini iyice yorduğumuzu düşünerek, Bayramiç öğretmenevini tekrar aradım. İki oda ayarladım. Ardından Yücel Bey’le helalleştik. Oğlu İbrahime 200 lira harçlık bıraktım. Onlar da bolca elma ve şeftali verdiler.

Bayramiç’e dönüşümüzde Güvenç ve Yüksel’le karşılaştım. Yüksel çok soğuk davrandı. Güvenç gönlümü almaya çalıştı. İkinci grupta yorgunluklarının dramatik arttığını söyledi. Bayağı olay olmuş.

Odalarımıza yerleştik. Bir güzel yıkandık. Öğretmenevindeki ocakta pişen yemeklerden tattık. Çok beğendik. Şehiri gezdik o akşam. Dondurma Bayramiç’te ucuz, onu farkettik. Gece de öğretmenevinde bir düğüne katıldık. Ön sırada oturduk. Dağıtılan düğün pastsından bol bol yedik.

Sabahına Tavaklı plajına gittik. Eşim denize girdi. Bayağı güzeldi deniz, hava, kum, güneş. Sardalya ekmek yedik, bira içtik. Akşam 7de dönüşe geçtik. 7:30 sıralarında kesetaşı köyünde durakladım. Birine keçi sütü bulup bulamayacağımızı sordum. “Özsoyların tesisi var. Orada bulabilirsiniz”, dedi. Oraya vardığımızda bizi genç bir kız karşıladı. Keçi sütü verebileceklerini söyledi. Keçilerinin on dakika içinde geleceğini söyledi. Gecikince telefonla babasını aradı. Keçiler erkenden geldiler. En önde gelen 3 günlük oğlak çok sevimliydi. Zıp zıp zıplıyordu. Evin hanımı keçilerin sütünü bizim için sağdı. Tan’la Naz keçilerle bol bol oynadılar. Çığlıklar attılar. Üstlerine bindiler. Ben de fotoğraflarını çektim. Biz yanımızda tesadüfen bulunan 5 litrelik pet şişeyi doldurmalarını istedik. Pek sıhhi olmasa da bir bezle sütü süzdüler. Köpünü aldılar. Litresine 1.5 lira verdik. Bu sırada peynir aradığımızı söyledim. Bize bir telefon numarası verdiler. Kemallı köyüne gelince bu numarayı aradım. Geyikli yolunda bir imalathaneleri vardı. Soyuak’ların. İmalathanelerini gezdik. Tan’ın ayağı kaydı düştü. Ama Allah’a şükür Tan kendini korudu. Vakumlu 8 paket taze yenir, bir de 2,5 kglık tenekede keçi koyun karışımı peynir aldık. Bize zeytinyağı imalathanelerinin de olduğunu söylediler. Oradan da 10 ltlik bir teneke zeytinyağı 2 kg da zeytin aldık. Bunları yaparken de kendimi bir belgeselin içinde gibi hissediyordum. Keske video kameramın pili bitmeseydi. Ama o kadar güzel görüntüler çekmiştim ki, pil nasıl dayansın. Tan’a oyuncak çantasından bir araba hediye ettiler. Kara kara İstanbul’a dönüşte bunları arabaya nasıl sığdıraczğımızı düşünmeye başladık. Gece on civrında öğretmenevine vardık. Lokantanın açık olmasına ve görevlilerin bulunmasına çok sevindik. Annem sütleri kaynattı. 1,5 lik pet şişelere koydu. Soğumaya bıraktı. O akşam  bir güzel süt içtik. İyi bir uyku çektik. Sabahına yola çıkmaya hazırlandık. Bagaja daha çok esya sığdırmayı başardım. Çocuk koltuğunun altını ve annemin koltuğunun önünü doldurdum. O şekilde tekrar Tavaklı plajına gittik. Bu sefer ben de denize girdik. Deniz ilk anlarda soğuk geliyor. Ama denizden çıkınca hava daha sıcak üşümüyorsun. İkinci denize girişme deniz o kadar çok soğuk gelmedi. 16ya kadar yüzdük. 16da yola çıktık. Babadere köyünden Ayvacık istikametine bir dağ yolunu takip ettik. Yolda aracımın jant kağı düştü. Annem farketti. Aracın bagajına koyup, yola devam ettik. Ayvacık’ı gördük. Küçükkuyu yoluna iniş sırasına bir köylü pazarında durduk. Zeytin, nar ekşisi ve domates salçası aldık. 21e kadar direksiyon salladım. Feribotta getirdiğimiz zeytinden ve feribotta sastılan su böreğinden yedik. Sözün kısası planlasam böyle güzel bir tatil yapamazdım. Ayrıca bu tatili ailemle gerçekleştirebilmek aslında övünülecek bir şeydi. Allaha çok şükür bir aksilikle karşılaşmadık. Gece bire doğru evdeydik. Yani rüyadan şimdi uyanmıştık.

Şeref YALDIRAK

1 Comment

  1.  
    Ali Tükengün

    KAZ DAĞLARI DEĞİL, CİĞERLERİMİZDİR YANAN

    26 Ağustos, Çarşamba günü, akşam üzeriydi. Evin balkonundan Kaz Dağları eteklerinden yükselen dumanları gördüm. İçim cız etti. Bir kor düştü yüreğime… Sonra, Kadıköy Belde Belediyesinin hoparlöründen yükselen sesi: “Bölgemizde çıkan orman yangını söndürmek üzere beldemizden gönüllü yangın söndürme çalışmalarına katılacak kişilerin belediyemiz önündeki alanda toplanması…”
    Sonra, orman yangın söndürme arazözleri ve itfaiye araçlarının sirenleri ve kırmızı-mavi ışıklarını…
    Çakılıp kaldık balkona…
    Duman durmadan yükseliyor ve dağdan denize doğru bir bulut gibi süzülüyordu.
    “Gitsek” dedik oğlumla. Ama elimizde hiçbir şey yoktu. Belki de küçük bir yangındır diye bekledik. Bir ara alevlerin kızıllığı yükselen dumanlara yansıdı. Sonra yine zayıfladı.
    27 Ağustos, Perşembe sabahı, gördüğüm yangın düşünün etkisiyle kan-ter içinde uyandım. Hemen pencereye koştum. İda hâlâ yanıyordu. Yangın karşı yamaçlardaydı bu kez ve dağın doruklarına doğru durmadan yayılıyordu… İçimi bir huzursuzluk kapladı. Yüreğim sıkışıyordu sanki. Hangi canilerin işiydi bu peş peşe yangınlar?
    Söndürme helikopterleri ve uçaklar bir telaş, gökyüzünü yaran sesleriyle, denizle dağ arasında mekik dokuyorlar. Saniyelerini boşa geçirmeden yükleniyorlar gaz pedallarına. Sayıyorum bir ara yedi tane oluyorlar.
    Tv’yi açtım. Canlı yayın falan vardır diye. O kanal, bu kanal zaping yapıp durdum. Sadece birinde kısa bir haber: “Dün akşam Kaz Dağları’nın iki bölgesinde başlayan yangın hâlâ söndürülemedi. 22 hektar kızıl çam ormanı kül oldu.”
    Yerimde duramıyorum. Bir o pencereye, bir balkona koşuyorum. İçimde bir şeyler kopuyor. Kül olan ağaçlar gibi boşalıyor içimden organlarım. Mutlaka bir şeyler yapmalıyım.
    Tam ben bunları düşünürken, belediye hoparlöründeki bayan sesi: “Bölgemizde çıkan orman yangınında soğutma çalışmalarına gönüllü olarak katılmak isteyen belde halkımızdan…”
    Daha fazla duramazdım, yanarken Kaz Dağları alev alev… Eşim de, dağdaki yangının daha sönmediğini üzüntülü bir ses tonuyla söyleyerek yanıma geldi. “Ben gitmek istiyorum.” dedim. “Duramıyorum.” Eşim: “Git ama kendine dikkat et.” diyerek yolcu etti. Acele ile üzerime giydiğim gömleği kastederek: “Yangına açık renkli gömlekle mi gidiyorsun?” dedi. Bir tişört giyerek evden çıktım.
    Arabayı belediyenin önündeki Atatürk büstünün yanına park ederek, alanda bekleyen belediye arabasına yöneldim. Dışarıda bekleyen iri-yarı esmer tenli gence sordum: “Bu araba mı gidiyor?” “Evet” yanıtını aldıktan sonra arabaya yaklaştım. İçerde beş kişi oturmuş, kendi aralarında sohbet ediyorlar. Gözleri ayaklarımdaki sandalete takılıyor. “Bununla olmaz, istersen ev yakınsa gidip değiştirin.” diyor başında sarı işçi paleti olan kiloluca beyefendi. “Aceleyle çıktım ondan böyle oldu.” diye yanıtladım.
    Onlar kendilerini bir şekilde tanıyorlar. Giyimlerinden de işçi oldukları belli. Konuşmalara katılmayan arkadaki genç hariç.
    Üçüncü-dördüncü anonsunu yapıyor hoparlördeki bayan : “…Gönüllü soğutma çalışmalarına katılacakların yanlarına tırmık ve kürek alarak belediye meydanına gelmeleri…”
    Bu bir saatlik arada toplanan yedi kişiyiz. Konu yangın olunca, konuşmalar da bu minval üzre oluyor doğal olarak.
    Başında işçi paleti olan iki kişiden kalıplı adam: “İnsanımız böyle işte. Kaz Dağı yanıyor, yataklarından kalkıp gelme zahmetinde bulunmuyorlar.” Diğer paletli kırçıl sakallı olan zayıf kişi atılıyor: “İnsanlık ölmüş. Kaz Dağı gibi bir cevher yanıyor, insanların umurunda değil.” Başında güneş şapkası olan kısa boylu, iri kemikli, işçi olduğu her halinden belli olan esmer, doğu şivesiyle konuşan kişi: “Bizim insanımız çok değişti. Genetiğimizi değiştiren bir şey mi var? Araştırsınlar bizi böyle bozan şey neyse onu yemeyelim, içmeyelim. Onay beklercesine gözünü diğer üç sohbet arkadaşında gezdirdi.
    “Şu mübarek günde bunu yapan kimse en ağır cezaya çarptırılmalı. Asacaksın böylesi ağaç düşmanlarını.” diyerek tepkisini söyledi zayıf paletli adam. “Bir yaş ağaç kesen bile bir insan öldürmüş sayılır. Bu kadar çok ağaç yakanlar daha ağır cezalara çarptırılmalı.” diye arkadaşına destek oldu diğer kalıplı paletli adam.
    Bu arada bir anons daha yapıldı ama ne gelen var ne giden. Birkaç genç, bir arada dükkân önünde oturuyorlar. Birkaç kişi de kahvenin önünde oturuyor. Gitmek gibi bir halleri yok. Genelde bu tipler gitmezler ve toplum yararına ve çevre için çaba sarf edenlere de “enayi” yaftasını yapıştırırlar.
    Genelde, toplum yararına, çıkarsız yapılan işlerde, binde bir katılım sağlayanlar; “Ben geldim herkes gelmeli; ben çile çekiyor, bedel ödüyorsam, diğer insanlar niye zahmete girmiyorlar?” gibisinden bir kıskançlık ve zoraki yaptığı bu işten huzursuz olma trendine girerler. Gelmeyenler için veryansın ederler.
    Oysa, bu tür faaliyetlerin hepsinde emeği bulunanlar, onlar kadar içerlemezler katılmayanlar için. Onlar için bu bir sorumluluktur, duyarlılıktır, yerine getirilmesi gerekli bir asli görevdir.
    Daha fazla kimsenin gelmeyeceği belli olunca, üç genç –belediyenin elemanı olsa gerek- geldi. İki kürek ve bir kazma ile su kolilerini bagaja koydular. Bunlardan biri şofördü. Arabaya binen çizmeli genç arkaya binen üç çocuğu “Bir de sizinle mi uğraşalım, gezmeye gidiyor bunlar” diyerek arabadan indirdi.
    Eeh, sonunda yola çıkabildik. Zeytinli girişindeki jandarmanın önünde tekrar durdurulduk. Toplanılıp gidilecekmiş. Ama dağ cayır cayır yanıyor. İş bilmez bürokrat düşünceli görevliler, ‘işte bunlar böyledir’ dedirtmenin sınırlarını zorluyorlar…
    Alevler, dumanlar arasında kaybolurken Kaz Dağı yamaçları, biz kaldırımdan izliyor ve çeşitli yorumlar yapıyoruz, yangının gidişatı üzerine.
    Söndürme helikopter ve uçaklarının hareketlerini izliyoruz. Sesleri daha yakından ürkütücü geliyor, insanın kulağına. Kaç ton su aldıkları üzerine yorumlar yapılıyor.
    Sonunda kim, nerden izin veriyor, bilmiyoruz ama seviniyoruz, bir an önce yangın söndürme yerine ulaşabileceğimiz için. Kamyonlar, pikaplar, yarım otobüsler, taksiler… Zeytinli’nin içinden geçiyoruz. Kahveler tıklım tıklım insan dolu. Zeytinliklerin arasından tırmanarak, yolun ikiye böldüğü Sütüven Köyü gömütlüğünün tek araçlık geçidinden köyün içine tırmanıyoruz. Köylü kadınlar ve erkekler var kenarlarda oturarak, gelen gideni izleyen…
    İkinci kalabalık köyün içinde. İtfaiyeciler, orman yangın ekipleri, gönüllü kişiler… Biz arabadan inenler durmadan dağ yoluna tırmanışa geçiyoruz. Birkaç kişide kazma ve kürek var. Çoğunluğumuzun eli boş. Bir şişe su aldık. Dozerlerin yeni açtığı tozlu, dik yolda bunaltıcı sıcağın altında ilerliyoruz.
    İşin garibi, bir kimse yok organize eden ve yol gösteren bir tek kişi görünmüyor onca yol boyunda. Kendi kendimize “Şuradan gidelim, dumanlar o tarafta yoğun, yok hayır rüzgârı arkamıza alalım, zehirlenme tehlikesine karşı” gibi bilgimizi kanıtlamaya çalışıyoruz.
    Yol yangın yerine gelmeden bitti. Arazözler ve görevlileri başında. Hortumu tepeye doğru uzayıp gidiyor. Dik yamaca hortumu izleyerek devam ediyoruz. Hortum sanki gelen gidene kılavuzluk eden bir yol gösterici gibi boş duruyor.
    Alevlerle karşı karşıyayız. Hemen kurumuş odun parçaları ve yeni yetişen çam filizlerini kırarak alevlere vurmaya başlıyoruz. Ormanın zeminindeki kurumuş çam yaprakları yangının ilerlemesinin en büyük nedeni. Dik yamaçta yürümekte güçlük çekiyoruz. Sabun gibi kayıyor kurumuş çam yapraklarından oluşan zemin. Çoğumuzun ayakkabıları burada yürümeye elverişli değil. Hafif dengemi sağlayarak yanan ilk çam ağacına elimdeki içme suyunu boşaltıyorum.
    Her yanan ağacı gören diğerlerine bağırarak su istiyor. Biz bu yakayı söndürmeden alevler öte yakada parlamaya başlıyor. Biri önden düşe kalka oraya geçiyor ve bağırmaya başlıyor: “Arkadaşlar bu tarafa! Alevler sardı burayı! Kazması, küreği olan arkadaş bu tarafa gelsin!” Birkaç dakika içinde is-pas içerisinde kalıyoruz. Geçit vermeyen yamaçta keçi yolu bile yok. Bir yuvarlansak kendimizi derede bulacağız. Sandaletin aralarından ayağıma kuru çam yaprakları batıyor. Çıkarmaya zaman bulamıyorum. Siyahlıktan göremiyorum zaten. Taa ki evde banyodan sonra çıkarabiliyorum. Tutunmak olası değil. Elimizin altında buz gibi kayıyor çam yaprakları…
    Köylüler bazı çamların çırasını oyup almışlar. O yaralı çam ağaçları alev alev. Söndürmeye uğraşıyoruz ama daha da parlıyor alevler. Zemindeki kozalakları ve kuru yaprakları yangın yerinden ayırmaya çalışıyoruz. Yeni bir yer alev alıyor. Bağırışlar “Bu tarafa yardıma gelin!”
    Helikopterlerin ve uçakların sesleri hiç kesilmiyor. Helikopterlerin pervanelerinden çıkan “ciiiuuv ciiiuuv” sesleri dolduruyor Kaz Dağları’nın doruklarını… Kaptanlara işaret ediyoruz yanan yerleri. “Buraya buraya!” diye el kol hareketleri yapıyoruz. Biri bizi görüyor ya da yangını ve boşaltıyor suyu. Bizler ağaçlara tutunuyoruz. Su bizi alıp gitmesin diye. Alkışlar eşliğinde ıslanıyoruz. O an insan, tuzlu da olsa deniz suyunu ne kadar çok istiyor.Üzerine su dökülenler seviniyor. Serinletiyor sıcaktan bunalan tenini…
    Yukarda derenin tam ortasındaki, önceden kesilmiş bir çam ağacının kuru kütüğü yanarak yuvarlanıyor. Ayak basamayacak kadar küçük bir patikada duruyor. İki arkadaş koşup onu etkisiz hale getiriyorlar. Kolay değil aslında orada hareket etmek. Aşağıya inse yeniden hız kazanacak yangın.
    Saat sanıyorum 16:00 suları yangın etkisi kaybediyor. Biz ilk gelenler 8-10 kişi bulunduğumuz bölgeyi helikopterlerin de yardımıyla söndürüyoruz. Tepeye çıkıyoruz. Halen tüten kısımlar ve yanan ağaçlar var. Üç tanesini büyük uğraşlar sonucu söndürüyoruz. Tepedeki, sanıyorum içine eskiden yıldırım düşmüş bir ağaç çatırdayarak düşüyor, yaralı yerinden. Sönmesi için, oyuğu taşla dolduruyorum.
    Sıcağın ve yangının etkisiyle herkes susuyor. Ama bir damla içecek su yok. Biraz rahatlayınca tepeden eşsiz manzarayı fark ediyoruz. ‘Kıyılır mı bu güzelliğe’ diye geçiriyorum usumdan. Bu güzelliğe aşık olmamak elde değil. İnsan burada yaşarken ömrü uzar.
    Körfez ayaklarımızın altında. Kendimi ayrıcalıklı hissediyorum, buradan bu manzarayı görebildiğim için. Edremit’i ilk gördüğüm günden beri, Kaz Dağları’nın doruğuna çıkmayı hayal ederdim. Nasip bu güne imiş. Bir de, bu tepeye yangın için çıkmış olmasaydım.
    Bir de, bu güzelim doğayı, zeytinlikleri, ormanları, deniz kenarlarını betonlaştırmasalar, sanayi kuruluşlarıyla bu verimli toprağı ve denizi zehirlemeseler; tadına doyum olur muydu yeşil ve mavinin uyumlu güzelliğinin? Ömrüm boyunca unutmayacağım anlardan biri olarak hafızama kazırdım. Yine öyle oldu ama kötü bir anı olarak.
    Yangın söndürme helikopterleri ve uçaklarının gidiş gelişi azalmaya başladı. Sanırsın elini uzatsan değeceksin onlara, korkunç gürültülerinden irkilmesen. Hele bir tanesinin bozuk egzozundan çıkan ses, bende tepemize düşecek gibi bir his uyandırıyordu. Birinin de Yunan helikopteri olduğu söyleniyordu.
    Tepede ben ve kendilerini avcı kulübünün yöneticileri olarak tanıtan üç kişiden başka kimse kalmamıştı. Yanan iki çam ağacını daha söndürdükten sonra gönül rahatlığı ile tepeden aşağıya inmeye başladım. Gövdesi kararmış çam ağaçları ve yerde kül olmuş yapraklarının içinden kara is olmuş ayaklarımla inerken, yüreğim bir kez daha karamsarlaştı. Yangın saatinden bu yana dinmeyen sızı yüreğime çöreklendi. Her nefes alışımda ciğerlerimde hissediyordum, yanmış küllerin acı kokusunu…
    Ermiş Sarıkız’a kim verecek bunun hesabını? Ya Çoban Paris’in kemikleri sızlamayacak mı, her karış toprağında ayaklarının izi olan bu dağ yok edildiğinde?
    İnsanoğlu elini değdirdiği yeri yakıp-yıkıp geriye bir enkaz bırakıyor. Mitolojik dönemlerin İda Dağı şimdilerde çeşitli spekülasyonlara yol açan yangınlarla ve maden çıkarma adına talan edilmekle karşı karşıyaydı. Ya da yine insan olan dikkatsizlerin kurbanı oluyordu.
    Bu ülkenin en büyük zenginliğidir Kaz Dağları. Her ne sebeple olursa olsun, onu yaşanmaz kılmaya çalışanlara karşı elbirliği ile karşı durmalıyız. İda, doğal yaşamdır. İda, kültürdür. İda, geçmişimizdir. İda, geleceğimizdir…

    Edremit, 27 Ağustos 2009
    Ali TÜKENGÜN

Leave a comment