KAZDAĞLARI

Dünyanın Cennet Köşesi

Archive for the ‘Sonuç Bildirgeleri’ Category

KAZDAĞINDA YAŞADIĞI VARSAYILAN MİTOLOJİK KAHRAMANLARIN TİYATRO GÖSTERGEBİLİMİ AÇISINDAN İNCELENMESİ

KAZDAĞINDA YAŞADIĞI VARSAYILAN MİTOLOJİK KAHRAMANLARIN TİYATRO GÖSTERGEBİLİMİ AÇISINDAN İNCELENMESİ
The Examination of the Mythological Heroes who were Supposed to live in Kazdağı from the Theatral Point of View

Ezgi Oya GÜMÜŞ
Süleyman Demirel Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümü Yüksek Lisans Öğrencisi
oyasmg@gmail.com

Kaynaklarda Asya Minör olarak geçen Ege Bölgesi Antik Mitoloji açısından önemlidir. Milattan önce bu bölgede yaşamış olan medeniyetler, Anadolu’ya çok zengin, kültürel miras bırakmışlardır. Bu mirasın en önemli kısmını mitolojik hikayeler ve tiyatro oyun metinleri oluşturmaktadır. Antik Tiyatro metinlerinin konusu mitolojiyi; Tanrılarla Ölümlülerin ilişkileri oluşturmaktadır. Kaynağını Anadolu’dan alan bu mitler Yunanlıların kültürel, tiyatral alt yapısını oluşturmakta “Antik Yunan Mitolojisi” olarak literatürde geçmektedir. Antik Yunan Mitolojisinin en önemli kahramanlarının Kazdağı’nda yaşadığı varsayılmış; İDA tanrıların, tanrıçaların evi olarak tanımlanmıştır. Mitler açısından zengin olan İda Dağı yabancı tiyatrocuların, dikkatini çekmektedir. İda Dağında yaşamış olan kahramanların hikayelerini tiyatro oyunlarında kullanabilmek için derinlemesine çalışmalar yapmaktadırlar. Yabancı tiyatrocular; Antik Tiyatro oyunlarını Modern tiyatro sahnelerine taşımaktadırlar. Antik Mitoloji ve tiyatrolar üzerine tiyatral, göstergebilimsel incelemeler yapmaktadırlar. Antik Yunan Mitolojisini yüzyıllardır bağrında barındıran Anadolu’da yetişmiş tiyatrocular ve edebiyatçılar İda Dağında yaşamış olan tanrıların, tanrıçaların mitlerine ve yine bu Dağa ait Sarıkız Ve Hasan Boğuldu efsanelerine de gereken önemi göstermemektedir. Çalışmamın amacı mitlerin Tiyatro Göstergebilimi açısından incelenerek, tiyatro açısından önemini ortaya koymak, rahatlıkla tiyatro sahnesine taşınabilecek olan bu mitlerin zengin görsel malzemeler olduğu göstermektir. Bu çalışmam kaynağını Anadolu’dan alan bu mitlerin en az onları sahiplenmeye çalışan yabancı sanatçılar kadar, tiyatro ve edebiyatla uğraşan tüm Türkler tarafından önemsenmesi gerektiğini vurgulamayı amaçlamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Kazdağı, Mitoloji, Göstergebilim, Tiyatro.

The Aegean Region so called as Asia Minor in the literature has an antique mythological importance. The civilazations B. C. left a cultural heritage for Anatolia. The most important part of this heritage includes the mythological stories and theatre texts. The texts of Antique Theatre consists of mythology and the relations between the gods and the mortals. These mythes called as “Antique Greek Mythology” are known to shape the Greek culture and theatral substructure. The most important heroes of the Antique Greek Mythology were supposed to live in the Kazdağı (İda Mountain). The İda was described as the house of the gods and the goddesses. The İda Mountain attracts the foreign theatre playwriters’ and artists’ interests with its mythological richness. They make detailed researches about the stories of the heroes living in the İda for writing and performing plays about them. The foreigners perform the antique theatre plays on modern stages. They make theatral and semiological examinations on the antique mythology and theatres. The playwriters, artists and the literature men who are grown in Anatolia do not pay enough attention for the mythes of the gods, the goddesses and the legends of Sarıkız and Hasanboğuldu of the İda Mountain. The aim of my study is to examine the mythes semiologically, to explain their importance and to prove that they can easily be performed on the theatre stages. Also the aim of my study is to make an emphasize that the mythes derives from Anatolia must be considered important by all Turkish people related with theatre and literature instead of the foreigners who are acting as the real owners of these mythes. Key Words: Kazdağı, Mitoloji, Semiology, Tiyatro.

GİRİŞ
“Bilim bir takım şeylerin işleyişini açıklar, onlardaki yaşama kulak asmaz” 
Bilimin göz ardı ettiği noktaları alıp yeniden yaratma işi; sanatın ve sanatçının işidir. Tiyatro sanatı kitlelere bilgi aktarmanın en profesyonel yoludur. İlkel dönemlerde insanların korkularını bastırmak için gerçekleştirdikleri tanrıya, tanrılara yakarışı içeren bir çeşit “Ritüeller” olarak başlayan tiyatro daha sonra içine Dramı alarak gelişmiş; günümüz Modern Tiyatro sanatına dönüşmüştür. Tiyatro içerisinde bir çok alt birimi barındıran komplike bir sanat dalıdır. Oyuncusu, tasarımcısı, yönetmeni ve yazarıyla bir bütündür. Bu bütünlük seyirci ile buluştuğu anda “Tiyatro Sanatı” olur. Tiyatro yaşamın içinden ortaya çıkan malzemesi insan olan eşsiz bir sanat dalıdır. Tiyatro hayatın, yaşanmışlıklarını canlandıran hikayedir.

“Tiyatro eylemdir”. “…Çünkü tragedya kişilerin değil, tersine onların hareketlerinin, mutluluk ve felaket içinde geçen bir hayatın hikayesidir. Mutlu¬luk ve felaket, harekete dayanır. Hayatımızın son ereği eylemdir. Eylemin dışında olan şey değildir” Neden Yazıyoruz? İnsanlar bir çok nedenden dolayı, yazmaya eğilim göstermiştir. İnsanlar ölümsüz olabilmek, var olabilmek, tanrılara ulaşabilmek ama en çok da düşüncelerini karşı tarafa aktarabilmek için yazmaya yönelmişlerdir. Sanatta, fikirlerimizi aktarımının ve ideolojilerimizi geniş kitlelere ulaştırmamızın en kolay yolu “Yazma” eyleminden geçer. Yazı gücümüz; yani kalemimiz, ne kadar güçlü olursa kalıcılığımız ve ikna gücümüz de o kadar etkili olur. “Yazarın çanağında ne varsa kaşığına o gelir” sözünü söyleyen Turgut Özakman çok önemli bir noktaya değinir. Oyun yazarının ufku ne kadar genişse bir olay karşısında o kadar başarılı eserler ortaya koyar. Yazarın ufku dramatik olanı yakalamadaki ustalığıyla eştir. Dramatik olanı yakalamada son ve önemli bir özellik de, olayın devingen olmasıdır. Eğer seçilen malzeme devingen bir yapı taşıyorsa ancak o zaman oynanabilir özellikleri barındırıyor de¬mektir. Dramatik Olan: İnsanla ilgilidir. İnandırıcı ve tutarlıdır. Düşünsel ve toplumsal boyut içerir. Çelişki ve karşıtlıkları barındırır, çatışmayı ve bu çatışmanın ilginçlik özelliğini ortaya koyar. Bu nedenle de ilgi çekici olmadır .

Bu bağlamda baktığımız zaman Tiyatro Göstergebiliminin yalnızca bir eleştiri yöntemi değil, tiyatro oyununun nasıl oluştuğunu, seyirciyi nasıl etkilediğini inceleyen bir uygulama alanı olduğu tartışılmıştır. Göstergebilimin temelleri İsviçreli dilbilimci Saussure tarafından ortaya atılır.

Göstergebilim; göstergeleri, gösterge dizgelerini inceleyen bilim dalıdır. Göstergelerin ve onların çalışma biçimlerini araştırır. “Göstergebilim” insanın gösterge oluşturma, göstergelerle dizge kurma ve bunlar aracılığıyla iletişim sağlama mekanizmasını araştırır. Göstergebilim bizleri çevreleyen göstergeleri çözümlemeye anlamlandırmayı amaçlar. “Göstergebilimsel çözümlemeler” herhangi bir yapıyı incelerken, her bir birimin diğer birimlerle kurduğu ilişki içerisinde değer kazandığını varsayma ve ilişki türlerini saptama amacını güder. Göstergebilimciler “Gösterimi” göstergeler karmaşası olarak çözümlerken tiyatro sanatını sonuçtan; yani sahnelenmiş oyundan yola çıkarak ele alır. Yani göstergebilimcilere göre göstergebilimsel yaklaşımın temel malzemesi “Gösterim”dir.

Göstergebilimcilerin çözümledikleri yapı tiyatro çalışmasının son aşamasıdır. Göstergebilimin tiyatrodaki amacı gösterinin bir öğesinden yola çıkarak oyunun tamamıyla bağ kurabilen birimlerin tamamını parçalara ayırabilmektir. Partice Pavice bunu “un ufak etme işlemi” olarak tanımlar. Ama tüm bunların ışığında “seyirci oyunun tamamını algılama ve dolayısıyla betimleme gereksinimi duymaktadır” der. Yazın ve tiyatro göstergebilimi; gösterimden çok metinle ilgilenen eski dönem eleştirmenlerine karşı çıkarlar. Tiyatro Göstergebilimine iki farklı yaklaşım vardır.

Saussure ve Peirce yaklaşımı; Saussure tiyatroyu; Gösteren/ Gösterilen; Peirce ise Temsil/ Nesne/ Yorumlayan olarak ele alır. Tüm bunların ışığında Tiyatroda Göstergebilim 1970’li yıllarda akademik tiyatro ortamına girer. Antonin Artroud bu gelişmelere öncülük eden tiyatrocudur. Otto Zich, Jan Mukarovsky, Tadeusz Kowzan, Keir Elam, Martin Esslin, Erika Fischer-Lichte ve Patrice Pavis gibi kuramcılar da bu konuda çalışmalar yapmıştır. Her kuramcı, tiyatral göstergeleri kendine özgü bir anlayışla sınıflandırır. Kuramcıların buluştuğu ortak nokta sahnedeki her unsur bir gösterge ve gündelik hayatta olduğundan farklı anlam taşıdığıdır. Anlamı belirleyen, dramatik aksiyonun yorumudur . Tiyatro: Canlandırma Sanatıdır. Sahne sanatıdır.Mitoloji: Antik dönemde yaşadığı varsayılan tanrı ve tanrıçaların hikayeleri.Mitolojik Kahraman: Milattan önceki dönemlerde yaşadığı varsayılan yarı ölümlüler, tanrılar ve tanrıçalar mitolojik kahramanlardır. Ele Alınan Kavramlar; Tiyatroda Gösteren ve Gösterilen İlişkisi; tiyatro gösterisinin yapılandırılması ve çözümlenmesinde temel unsur olan Gönderge kapsamında incelenen ( İkon, Endis “belirti” Simge)’dir. Tiyatroda göstergebilim söz konusu olduğunda her şey izleyicilerle aynı anda, eş zamanlı olarak algılanmalıdır. Tiyatroda en öncelikli gösterge metindir. Oyuna Göstergebilimsel eleştiri yapılacaksa bu öncelikle metine yapılmalıdır. Tiyatro metninde iki tür gösterge vardır. A: Replikler, B: Parantez İçi Açıklamalar.

Tiyatro Göstergebiliminde İkonik göstergeler vardır. Bu ikonlar simgesel gösterge sistemini oluşturur. Örn¸bir Yükselti üzerine konmuş bir Taht, gerçek bir Taht’ın ikonudur. Aynı zamanda da kralın statü olarak simgesel bir göstergedir. Üst düzeyde olduğunu imler. Bütün ikonlar gösterge değildir. Göstermeci tiyatro tekniğinde şarkının ve dansın gösterge niteliği daha güçlüdür. Soyut dekorlar ise tiyatroda ikonik özelliklerini yitirirler. (Meyerhold Tekniği) İkonik göstergelerin doğasına tamamen benzemek gibi bir gerekliliği yoktur. “Ev” yerine onu simgeleyen “ev iskeleti” yapılabilir.

Tiyatroda dramatik gösterinin ortaya çıkmasından sorumlu olan yönetmen her hareketin, bakışın, sahne dekorunun ayrıntısını ve makyajın anlamını seyirciye sezdirmek zorundadır. Yönetmenin; bir gösterinin nasıl işlediğini, onun nasıl bir gösterge olduğunu ve istenilen sonuca nasıl uygun olduğunu, olacağını bilmesi gerekir. Göstergebilim “sahne metni”yle “gösterinin” birleştiği bir göstergeler bütünü dizgesi olarak görülmelidir. Sahneye koyma eylemi “göstergeye dönüştürme” etkinliğidir. Göstergebilimde üst metin önemlidir. Bu metin yönetmen tarafından provalar sırasında istemsiz bir şekilde oluşur. Oyunun tamamına hakim olan göstergeleri içerir. Tiyatro göstergebilimi; gösterimden çok metin ile ilgilenen geleneksel eleştirinin izlenimciliğini ve göreliğini aşma amacıyla ortaya çıkar.

Tiyatroda göstergebilim maalesef 1970’li yıllardan sonra üniversitelere girmeye başlar. Bu konuda en büyük çaba tiyatro Kuramcısı Antoin Artoud a aittir. Tiyatro / Dram sanatında sezgisellik vardır. Algılama hem anlık bilince hem de bilinçaltı değerlere dayanır. Tiyatroda seyirci dekora, kostüme, ayrıca bakmasa da, bilinç altısal bilgileriyle yorumlar; belli bir atmosfer sezinler ve aklına yerleştirir. Tiyatro’nun nasıl bir mekanda temsil edildiği çok önemlidir.Bu nedenle tiyatroda göstergebilimsel çözümleme yapabilmek için “Gösterenin” bir öğesinden yola çıkarak oyunun tamamına bağ kurabilen birimleri en küçük parçalara ayırmak gerekmektedir. Tüm Dramatik Görsel Gösterimler İçin; “Tiyatro / Sinema” geçerli olan gösterge sistemler şunlardır; Oyun Dışı Sistemler; Afiş, Broşür, Diğer Tanıtım Araçları Oyun İçi Sistemler Görsel Gösterge Sistemleri; Dekor, Kostüm, Makyaj, Aksesuar, Işık İşitsel Gösterge Sistemleri, Müzik, Ses Efekt Oyuncu (Görsel İşitsel Gösterge) Karakter-Tip, Jest, Mimik, Mekan içi durum ve hareketi, Metin; olarak şematize edilir. Tüm bu göstergeleri de tiyatroda “Biçime ve İçeriğe” ilişkin olanlar şeklinde ikiye ayırmaktayız. A: İçeriğe bağlı göstergeler: Konu, tema, kişiler, olaylar. B: Biçimsel Göstergeler: Dil, oyuncular, sahne tasarımı, tüm, müzik, ışıktır.

Mitolojik bir hikayeyi anlatan oyunda gösterge mitolojik kahramanlar ve onların temsil ettikleridir. Örn: “Truva’lı Helen” adlı gösterimde “Truva Atı” bir göstergedir. Sophokles’in “Antigone” adlı oyununda Antigone göstergedir. Halk sınıfını temsil eder.Antik Tragedyaların hepsinde “KORO” Göstergedir. KORO Tanrıları ve onların değişmez yasalarını temsil eder.

Tiyatro Göstergebiliminde İkonik göstergeler vardır. Bu ikonlar simgesel gösterge sistemini oluşturur. İda Dağında Yaşamış ZEUS’un şimşekleri, Eros’ın okları, Hera’nın Tavus kuşu tüyü, ki bu tüy kötülüğün göstergesi olarak kullanılır. İda dağı da sahnede kullanılabilecek tek başına bir göstergedir. İkonik göstergelerin doğasına tamamen benzemek gibi bir gerekliliği yoktur. “Ev” yerine onu simgeleyen “ev iskeleti” yapılabilir. Mitolojik kahramanlar buna çok iyi örnektir: İda dağının üzerinde uçusan kahramanlar buna güzel bir örnektir. Tiyatroda Dramatik gösterinin ortaya çıkmasından sorumlu olan yönetmen her hareketin, bakışın, sahne dekorunun ayrıntısını ve makyajın anlamını seyirciye sezdirmek zorundadır. Yönetmenin; bir gösterinin nasıl işlediğini, onun nasıl bir gösterge olduğunu ve istenilen sonuca nasıl uygun olduğunu, olacağını bilmesi gerekir.Yönetmen Sahneye Truva Atını çıkartıyorsa bir amacı ve işlevi olmalıdır. Ya da Antik Dönem anlatılıyorsa sahneye o dönemi çağrıştıracak göstergeler koymak zorundadır. Zincire Vurulmuş Prometheus da illa ki Prometheus olmalıdır. Göstergebilim “sahne metni”yle “gösterinin” birleştiği bir göstergeler bütünü dizgesi olarak görülmelidir. Tiyatro / Dram sanatında sezgisellik vardır. Algılama hem anlık bilince hem de bilinçaltı değerlere dayanır.Örn; Sahneye koyulan bir gülen ve ağlayan yüz dünyanın her yerinde Antik Yunan Komedi ve Tragedyasının göstergesidir.Tiyatroda seyirci Dekora, Kostüme, ayrıca bakmasa da, bilinç altısal bilgileriyle yorumlar; belli bir atmosfer sezinler ve aklına yerleştirir. Tiyatro’nun nasıl bir mekanda temsil edildiği çok önemlidir.Truvalı Helen’in Çanakkale’de çekilmesi ve sahnelenmesi. Tanrıların vatanı diye bir oyun yazılması ve İda dağında sahnelenmesi, Evrensel tanıtımız için gösterge olabilir. Aspendos Tiyatrosunu bu anlamda festivallere açmak ve GÖSTERGE yapmak çok başarılı bir fıkırdır. İda dağını da bu konuma getirilmesi gerekir.Bu nedenle tiyatroda göstergebilimsel çözümleme yapabilmek için “Gösterenin” bir öğesinden yola çıkarak oyunun tamamına bağ kurabilen birimleri en küçük parçalara ayırmak gerekmektedir.

İda / Kazdağında yaşadığı varsayılan mitolojik kahramanlar çok önemlidir. Bu kahramanların her biri göstergedir. Uranos “gök” tanrı, gaia “yer” tanrıça, zeus, hera, apollon plastik sanatlar tanrısı, “Truva atı” göstergedir. Yunan askerlerinin bin pınarlı İda dağının
sık ormanlık olan eteklerinden kestiği odun kütükleriyle Truva atı yapıldı.9 yıl süren Truva Savaşı Truva atı sayesinde kazanılmıştır. Tüm dünyanın bildiği Truva savaşları yabancılar tarafından bir çok kez film olarak çekilmiştir. Yerli yapım yoktur. Ankhises, Aineias, Aphrodite, Herophile, Paris, Athena, Hermes, Eros ”Aphrodite’in oğlu” aşk tanrısı, Ganymedes ölümlü çoban. İda dağıyla ilgili çekilecek her film ve sahnelenecek her oyun İda yani Kazdağı’nı gösterge konumuna getirecektir. İda dağının adını taşıyan ve bu dağda yaşadığı varsayılan her kahramandan ve hikayeden yola çıkarak göstergeler bulunabilir ve sanatsal etkinlikler düzenlenebilir. Zeus Truva Savaşlarını bu dağdan seyreder…İda dağı zeus’un tahtıdır…İda dağı tanrıların tahtı olarak bir göstergedir. Zeus tirandır halkına zulmeder “gücün göstergesi” Zeus’tur. İda / Kaz dağı tanrıların ve tanrıçaların sefa sürdükleri en güzel yer İda zevk ve sefanın göstergesidir. Zeus Truva Savaşlarını bu dağdan seyreder.

İda Dağı Zeus’un Hera’nın Evidir.İda Dağı Tanrıların evi olarak da bir Göstergedir. Dünyanın her yerinde “Prometheus” Sınıf Savaşımını Temsil eder. “Zincire Vurulmuş Prometheus” Göstergedir. Prometheus ZEUS’UN zulmettiği Halka acıyıp Ateşi verir. Zeus Prometheus’u zincire vurdurup kalbini kuşlara yedirtir. İda dağında geçen bir “mit” olan “zincire vurulmuş prometheus” Aıskhylos tarafından tragedya olarak yazılarak, tiyatro tarihine geçer. Ezilen halkın verdiği mücadeleyi ve mücadelenin göstergesi olarak kabul edilen “prometheus” her yıl yurt dışında tiyatro sahnelerine taşınmaktadır.Bilinen ilk politik tiyatro metni olarak kabul edilmektedir. Prometheus’u oynayan oyuncu “Göstergedir” İda dağına bağlandığı düşünülen Zincire Vurulmuş Prometheus her sahnelendiğinde İda dağına, Anadolu’ya gönderme yapılır.

Ülkemizde bu oyun çok az sayıda sahnelenmektedir. Hangi etnik yapıdan ve renkten olursa olsun “prometheus” mücadeleyi simgeler, zaman ilerledikçe “Gösterge” Yani “Zincire Vurulmuş Prometheus” Aynı kalıyor ama Sahneleme Tekniği Çağa Uyum Sağlıyor.Oyunlarda mitolojik göstergeler belirgindir.Kostümler ülkemizde bulunan heykellerdeki kostümlerle aynıdır. Kostümler Gösterge haline getirilmiştir. Oyuncuların jest, mimik ve beden hareketleri İda dağının mitolojik kahramanların tavırlarıyla aynıdır. Oyuncuların jest, mimik ve beden hareketleri İda dağının mitolojik kahramanların tavırlarıyla aynıdır.Aphrodite’in heykeli ve sahnedeki yansıması.Sahnede İda dağının Paris’i ve Aphodite

Sonuç
Dram sanatı sezgisel olan algılamalara, anlık bilince ve bilinçaltı değerlere dayanır. Sonuç olarak Tiyatroda göstergebilimin de; tiyatrocular tarafından gösterilen ve seyirci tarafından algılanan eserin; nasıl bir mekanda nasıl algılandığına dair bir şifre çözümlemesidir. Göstergeler Tiyatro sanatını var eden oyuncu, seyirci, yönetmen üçgeninde ortaya çıkan, Tiyatro Eserini başarıya taşıyan en önemli şifrelerdir.Bu şifreleri; oyun metninden en iyi şekilde bulup çıkaran yönetmen, oyuncu başarılı eserler ortaya koymaktadır.

Kazdağı uluslararası tiyatro festivali düzenlenmelidir. Göstergeler Tiyatro sanatını var eden oyuncu, seyirci, yönetmen üçgeninde ortaya çıkan, tiyatro eserini başarıya taşıyan en önemli şifrelerdir.Bu şifreleri; oyun metninden en iyi şekilde bulup çıkaran yönetmen, oyuncu başarılı eserler ortaya koymaktadır.Böylesine etkili bir tanıtım aracı olan tiyatro sanatı ülkemizin ve Kazdağının tanıtımı için kullanılabilir. Kazdağı gerekli olan tiyatral malzemeye sahiptir.Tiyatro sanatçılarının ilgisi Kazdağına çekilmelidir.Kazdağı ile ilgili tiyatro oyunları yazılmalı bu oyunlar sıklıkla sahnelenmelidir. Bu sayede her antik tiyatronun “yunan” tiyatrosu ve her mitolojik kahramanın da Yunanistan’da yaşadığı gibi bir ön yargı yıkılacak, ülkemizin zengin kültürel mirasıyla beslenen kültürler de bu gerçekliği ortaya koymak zorunluluğunu hissedeceklerdir. ülkemize, sanatımıza, sanatçılarımıza, tiyatrolarımıza, mitolojimize yani kültürel zenginliklerimize sahip çıkmalı, tanıtmalı hak ettiği değeri ulusal ve evrensel anlamda vermeliyiz.Böylesine güzel bir kültürel ekolojik, coğrafik , arkeolojik zenginliklere sahip bir başka Anadolu yok . Güzel ülkemize sahip çıkalım.

KAYNAKLAR
ARİSTOTELES., “Poetika”, Remzi Kitabevi., 5. Baskı s.30. İstanbul Yıl:1997
AYBAR ,Servet.,” Dramaturgide Göstergebilimsel Yaklaşım” htp://www.devtiyatro.gov.tr
NUTKU, Hülya., “Oyun Yazarlığı”, Mitos Boyut Yay., 1.Baskı, s.30, Yıl: 1999
PAVIS,Partice., “Gösterimlerin Çözümlenmesi”, Dost yay. S,33, Ankara, 2000.

TROİADAN GÜNÜMÜZE KAZDAĞLARI’NDA YAPI KÜLTÜRÜ

Mimar İsmail Erten  

İnönü Cad. No:189/6-Çanakkale (Tel/faks: 0.286.217 61 51)  E.mail: iserten@yahoo.com

 

Kültürlerin Kesişimi/Alaşımı

Çanakkale kültürlerin kesiştiği ve alaşıma dönüştüğü bölgedir. Güneyden gelen Ege kültürü, Kuzeyden gelen Trakya kültürü ve Doğudan gelen İç Anadolu kültürü Çanakkale’de harman olur, kucaklaşır. Çok/çoğul kültürlülük bu bölgenin vazgeçilmezidir. Çanakkale ve bölgesinde baskın bir kültür yoktur. Dolayısıyla farklılıkların birbiriyle uzlaştığı bir coğrafyadan bahsediyoruz.

Çanakkale il sınırlarındaki yapı havzaları su ile gelişir. Bu çerçevede 3 yapı havzası bölgede varlığını gösterir. 

Birinci Yapı Havzası; Deniz boyunca, Edremit körfezi, Ege kıyıları ve adalar, Çanakkale boğazı, Saroz körfezi ve Marmara denizi kıyısal alanları belli ortaklıkların oluşturduğu yapı havza ve kültürünü kapsar. 

İkinci Yapı Havzası; Kazdağların kuzey doğu bölümünden başlayıp, batı yönünde ilerleyen ve Çanakkale boğazının girişinde Ege deniziyle buluşan Karamenderes çayı boyunca oluşan yapı havzası bir başka ortaklığı gösterir. 

Üçüncü Yapı Havzası; Yine Kazdağların kuzey doğu bölümünden başlayıp, kuzey yönünde ilerleyen ve Çanakkale boğazının bitişinde Marmara denizi ile buluşan Kocabaş çayı boyunca oluşan yapı havzası kültürün bir başka göstergesidir.

Tüm bu kültür ve yapı havzasının oluşumu, binlerce yılın ürünüdür. Homeros’tan Strabon’a, Troia’dan Çanakkale’ye, Roma’dan, Osmanlı’ya ve de Türkiye Cumhuriyetine, 5000 yılın birikimidir bu oluşum.

Troas’da Malzeme ve Çatılar

Troas bölgesinde (Biga Yarımadasında) Arkeolog Rüstem Aslan ile yaptığımız ortak çalışmada, bölgenin yapı malzeme ve çatı özellikleri konusunu derinlemesine inceledik. İncelemelerimiz sonucu, tarihi ve geleneksel malzeme olan taş, kerpiç ve ahşabın bölgesel farklılıklarla kullanıldığı belirlenmiştir. Kıyı kesimler taş malzemeyi, dağlık ve ormanlık kesimler ahşabı, iç bölümler ve ovalar ise kerpiç malzemeyi yoğunluklu olarak kullanmıştır. Yapı çatı tipleri olan kiremit kırma çatı ile toprak düz dam çatı yağış durumu ve iklim göz önüne alınarak bölgede kullanılmıştır.Tıpkı kültürlerin kucaklaştığı alaşımlar gibi, farklı malzemeler de Çanakkale bölgesinde uyumlu bir ahengin çoğulculuğunu bizlere ispatlar.

Kazdağları Yapı Kültürü

Kazdağları yapı malzemeleri incelendiğinde, güney yönünde ve deniz boyunca taş malzeme kullanılır, kuzey bölümlerinde ise taş, ahşap ve içlere doğru kerpiç malzeme ağırlıklı hissedilir. Kırma kiremit çatı ile düz toprak dam çatı bölgenin her yöresinde yan yana görülür.

Kazdağlarının güney yamaçlarında yer alan yerleşmeler(Behramkale, Büyükhusun, Kozlu, Sazlı, Kayalar, Ahmetce, Nusratlı, Arıklı, Yeşilyurt, K.Çetmi, Bahçedere, Adatepe) incelendiğinde, insanoğlunun akılla ve bilgiyle bugüne ulaştığı gözlenir. Behramkale ile il sınırını oluşturan mıhlı çayı arasındaki yerleşmeler, güvenlik amaçlı olarak denizden uzağa ve önünü kapatacak bir tepe ve yükselti siper edilerek oluşturulmuştur. Ancak, zeytinlikler ile ormanın kesişim noktası ve ortalama eşit yükseklik yerleşmenin mantığını oluşturur. Böylece, deniz bölümünde tarım, dağ bölümünde ise hayvancılık yapmaya olanaklı ve yaşadığı ve doyduğu ortamı kirletmeyen, yok etmeyen yerleşimler oluşmuştur.

Bir Kazdağları Yerleşmesi:ADATEPE

Bu yerleşmelerden Adatepe incelendiğinde yapı kültürünün incelikleri, akılla bezenen mekanları bizlere yol gösterir. Adatepe, 1960’larda kentleşmeyle birlikte terk edilme süreci yaşayan, 1990’lardan itibaren büyük kent kaçkınlarının ikinci konut mekanı olarak rağbet gösterdiği bir yerleşimdir. Osmanlı döneminde, Rum ve Müslüman azınlığın birlikte yaşadığı, 800 yapı kalıntısının tespit edilebildiği, dönemin büyük bir yerleşimidir. Birinci dünya savaşı ve kurtuluş savaşı sonrası yaşananlar ile 1924’lerdeki mübadele Rum nüfusun köyden ayrılmasına yol açar.

Osmanlı döneminin yerleşim izleri incelendiğinde, kilise(yıkılmıştır) ve cami etrafındaki 2 farklı meydan Rum ve Müslüman mahallelerini de işaret eder. Bu 2 merkezin ortasında idari alanlar ile köyün ekonomik durumu iyi olan zenginlerine ait yapılar yer alır. 

Genel yapı malzemesi taştır. Taş yapıdaki kullanıma bağlı olarak evin ekonomik durumunu da dışarıya gösterir. Zenginler evlerini ince yontu taştan ve kat arası-pencere silmelerinin, sövelerinin estetik gösterişiyle bezerler. Orta ve alt gelir grubu ise, kaba yontu taş ve ahşap hatılı binasında kullanır. Taş işleme yöntemi kamalı sistemdir, büyük ve küçük taşların ahenkli birleşimi zanaatın bizlere gösterisidir. Günümüze kadar ulaşmış bir başka yapı tekniği ahşap çatkılı hımış evlerdir. Büyük ölçekli Müslüman konaklarının 3-5 adedi bu yerleşimde de, farklı bir örnek olarak karşımıza çıkar.Ana bina çatıları kırma çatı ve kiremittir. Tek katlı eklenti ve müştemilatlar ise toprak dam düz çatıdır. Adatepe konutlarının karakteristik özelliği, bir bahçe içinde, 2 katlı ana bina ile bu binaya bitişik tek katlı eklentinin (ahır, kiler, depo,vb.) var olmasıdır. Yapıların kapı pencereleri ile ara kat döşemesi ve çatı taşıyıcısı mutlaka ahşaptır.

Sonuç olarak,

-Bölgemiz, geçişlerin ve farklılıkların, kültür alışverişiyle, alaşım ettiği, önemli bir havzayı oluşturur. Her birimiz bu değerin farkına varmalıyız.

-Tüm bu kültürel değerler, yok olma sürecindedir. Korumacılık ivedilikle yaygınlaştırılmalıdır.

-Özellikle yapı kültürü konusunda hızla belgeleme çalışması başlatılmalı ve belge-bilgiler halkın kullanımına sunulmalıdır.

-Adatepe ve Behramkale yerleşmeleri 20 yıla yaklaşan bir süredir kentsel sit alanıdır. Fakat ilgili idareler bu alanların koruma planlamasını hala yapmamıştır. Korumacılık ilkelerinin gözeten koruma planı ivedilikle yapılmalıdır.

-Aynı durum diğer sit alanları içinde gözetilmeli ve plansız korumacılığın(koruyamamanın) önüne geçilmelidir.

-Malzeme, çatı tipi, mekan organizasyonları ve diğer açılardan, bölge yerleşmeleri ve köyler, üniversitelerimizin ilgili bölümleri tarafından araştırılmalı, araştırma sonuçları belgelenmeli, kitaplaştırılmalıdır.

-Aynı yöndeki çalışmalar için belediyeler ve yerel yönetimler mutlaka kaynak ayırmalı ve çalışmaları teşvik etmelidir.

-Yerelde yaşayanlar, ellerindeki yapı kültürünün farkına varmalıdır. Bu yöndeki bilgilendirme ve bilinçlendirme çalışmaları vakit geçirilmeden başlatılmalıdır.

KAZDAĞI CİVARININ 20.YÜZYILDAKİ YAĞIŞLI VE KURAK YILLARININ DENDROKLİMATOLOJİK YÖNTEMLERLE SAPTANMASI

<!– @page { size: 21cm 29.7cm; margin: 2cm } P { margin-bottom: 0.21cm } –>

KAZDAĞI CİVARININ 20.YÜZYILDAKİ YAĞIŞLI VE KURAK YILLARININ DENDROKLİMATOLOJİK YÖNTEMLERLE SAPTANMASI

Amaç

Dendroklimatolojinin İklim Değişimlerinin Belirlenmesindeki  Rolü ve
Kazdağı civarındaki iklim değişiminin, yıllık ağaç halka gelişimi yöntemi kullanılarak gosterilmesi. On adet çam ağacından alınan örneklere ilişkin 1900-2000 yıllarını kapsayan standart bir site kronolojisinin oluşturulması.

Uygulanan Yöntemler

Geçmiş dönemlerdeki kurak ve yağışlı yılların saptanmasında ağaç halkaları, oksijen izotopları, varv birikintileri gibi çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Bu çalışmada ağaç halkaları ile yöntemler kullanılmıştır. Bu yöntem arazi çalışması ve laboratuar analizleri olmak üzere iki aşamadan oluşmaktadır. Bu yöntemleri uygulayarak, geçmiş dönemdeki yağış ve sıcaklığa ilişkin çalışmaları yapan bilim dalına dendroklimatoloji denmektedir.

Arazi çalışması: Örnekler Kazdağları Milli Parkı’nın yakınından alınmıştır. Dendroklimatolojik çalışmalarda örnekler genellikle doğal ortamında bulunan canlı ağaçlardan artım kalemleri şeklinde alınmaktadır. İç kısmı 5 mm çapında delik olan Artım Burgusu (Şekil 1) yardımıyla 10 ağaçtan karşılıklı olmak üzere toplam 20 adet artım kalemi çıkarılmıştır (Şekil 2, 3, 4). Alınan artım kalemlerinin zarar görmemesi için ahşap taşıyıcılara, enine yüzeyleri yukarı gelecek şekilde yerleştirilmiştir. Her bir artım kalemine örnek numarası yazılmıştır.

Arazi resimleri 1, 2, 3, 4

Laboratuar çalışması: Laboratuar çalışması da iki aşamadan oluşmaktadır. Birincisi yıllık halka ölçümleri ve yöre kronolojinin oluşturulması; ikinci de site kronolojisinin iklim verileriyle karşılaştırmadır.

Birinci aşamada; laboratuara getirilen örneklerin üst (enine) yüzeyleri keskin bir maket bıçağı yardımıyla düzeltildikten sonra, sondan başlayarak en içteki yıllık halkaya doğru 10’ar yıllık seksiyonlara ayrılmış ve sonra yıllık halka genişlikleri ölçülmüştür. Ölçümler LINTAP-TSAP Ölçüm Sisteminde 0.01 mm duyarlılıkta yapılmıştır. Yıllık halka ölçümlerinin tamamlanmasından sonra, bireysel standart kronolojiler elde edilmiş ve son aşamada da standart kronolojilerin ortalaması alınarak site kronoloji oluşturulmuştur.

İkinci aşamada; site kronolojisi ile aylık ortalama yağış ve aylık toplam yağış değerleri arasındaki tepki fonksiyonu katsayıları hesaplanmış ve yıllık halka (ağaç halkası) genişliği üzerindeki en etkili aylar ve iklim parametreleri belirlenmiştir. Bu yöntemde iklim değişkenlerinin ana bileşen analizi yapılmakta ve sonunda amplitut matrisi hesaplanmaktadır. Bu matris, iklim değişkenleriyle benzer özellik gösteren ortogonal matris olup, tepki fonksiyonunun son aşaması olan aşamalı çoklu regresyonda bağımsız değişken olarak kullanılmaktadır (Fritts, 1976).

Site kronolojisini oluşturan indis değerlerinin ortalaması ve bu ortalamadan 1 standart sapmayı aşan yıllar belirlenmiştir. Bu yıllar, Anadolu’nun çeşitli yöre ve bölgeleri için yapılan uluslar arası çalışmaların (D’Arrigo ve Cullen, 2001, Touchan et al., 2003; Akkemik ve Aras, 2005; Akkemik et al., 2005; Touchan et al., 2006; Akkemik et al., 2007) sonuçlarıyla karşılaştırılmıştır. Böylece 20.yy da Kazdağları civarının kurak ve yağışlı yılları belirlenmiştir.

Bulgular ve Sonuç

On adet çam ağacından alınan örneklere ilişkin 1900-2000 yıllarını kapsayan standart bir site kronolojisi oluşturulmuştur (Şekil 5).

Şekil 5. 1900-2000 yıllarını kapsayan çam site kronolojisi

Site kronolojisi ile yöredeki meteoroloji istasyonlarından Çanakkale Meteoroloji İstasyonu’nun iklim verileri karşılaştırılarak, tepki fonksiyonu yöntemiyle, yıllık halka-iklim arasındaki ilişkiler belirlenmiştir. Çanakkale, Bayramiç ve Edremit meteoroloji istasyonları arasındaki ilişki incelendiğinde değerlerin birbirine çok yakın olduğu tespit edilmiş (Şekil 6); buna dayanarak, verileri en uzun olan Çanakkale Meteoroloji İstasyonu verileri kullanılarak dendroklimatolojik çalışmalar yapılmıştır. İlk aşamada tepki fonksiyonu hesaplanmıştır (Şekil 7).

Şekil 6. Üç meteoroloji istasyonuna ait değerlerin karşılaştırması

Şekil 7. Tepki fonksiyonu katsayıları

Grafikte, 0 doğrusunun üzerindeki aylık tepki fonksiyonu değerleri, halka genişliğini doğrusal (pozitif) yönde etkilemektedir. Negatif değerler ise ters yönde etkili olan ayları göstermektedir. Özellikle Nisan-Temmuz arasındaki dönemde yüksek yağışlar ağaç gelişimini olumlu yönde etkilemekte olup, bu aylardan Temmuz ayının katsayısı 0.95 güven düzeyinde anlamlıdır. Sıcaklık genel olarak daha az etkiye sahiptir. Bu sonuçlar, alanın genel olarak ilkbahar ve yaz aylarında su noksanlığı yaşadığını, bu dönemdeki yağışların ağaç gelişimini etkilemesinden dolayı büyük önem taşıdığını ve sıcaklığın da önemli bir etkiye sahip olmadığını göstermektedir.

Tepki fonksiyonu sonuçlarına dayanılarak Nisan-Temmuz döneminin yağışlarının toplamı alınmış ve yıllık halka genişlikleriyle karşılaştırılmıştır (Şekil 8). Grafikte görüldüğü gibi yıllık halka gelişimi ile Nisan-Temmuz dönemi toplam yağışları arasında büyük bir paralellik bulunmaktadır. Bu sonuçlara dayanarak, yıllık halkaların dar olduğu yılların ilkbahar-yaz döneminin kurak, yıllık halkaların geniş olduğu yılların da ilkbahar-yaz dönemlerinin yağışlı geçtiğini söylemek mümkündür.

Şekil 8. Çam site kronolojisi (mavi) ile Nisan-Temmuz dönemi toplam yağışı (pembe)

Bu sonuçlardan sonra, tekrar site kronolojisine dönülmüş, site kronolojisi üzerinde ±1 standart sapma doğruları çizilmiş, kurak ve yağışlı yıllar belirlenmiştir (Şekil 9)

Şekil 9.Site kronolojisi üzerinde ±1 standart sapmayı aşan yıllar. Bu yıllardan yukarıya doğru olanlar yağışlı, aşağıya doğru olanlar da kurak yılları göstermektedir.

Yararlanılan kaynaklar

Akkemik Ü, Aras, A. 2005. Reconstruction (1689-1994) of April-August precipitation in southwestern part of central Turkey. Int. J. Climatol, 25, 537-548

Akkemik Ü, Dagdeviren N, Aras N. 2005. A preliminary reconstruction (A.D. 1635-2000) of spring precipitation using oak tree rings in the western Black Sea region of Turkey. Int. J. Biometeorol. 49 (5): 297-302.

D’Arrigo R, Cullen HM. 2001. A 350-year (AD 1628-1980) reconstruction of Turkish precipitation. Dendrochronologia 19, 2, 169-177.

Touchan R, Garfin GM, Meko DM, Funkhouser G, Erkan N, Hughes MK, Wallin BS. 2003. Preliminary reconstructions of spring precipitation in southwestern Turkey from tree-ring width. Int. J. Climatol. 23: 157-171.

Touchan R, Xoplaki E, Funchouser G, Luterbacher J, Hughes MK, Erkan N, Akkemik Ü, Stephan J. 2005a. Reconstruction of spring/summer precipitation for the Eastern Mediterranean from tree-ring widths and its connection to large-scale atmospheric circulation. Clim. Dyn. 25: 75-98

BASININ VE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Türkiye’de 80’li yıllardan bu yana izlenen neoliberal politikalar ile sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, çevre ve tarım alanları en büyük tahribatı görmüş, özelleştirme uygulamaları ile de bu ulusun dişinden tırnağından artırarak oluşturduğu kamu işletmeleri yok pahasına bir çoğu da amacı ve kaynağı belli olmayan yabancılara, küresel sermaye gruplarına hizmet eden yerli işbirlikçilerine satılmak suretiyle elden çıkarılmıştır. Şimdi sırada sularımız, ormanlarımız, ovalarımız, dağlarımız ve madenlerimiz  vardır.

2004 yılında Dünya Çevre gününde yürürlüğe giren 5177 sayılı yasa ile değişik 3213 sayılı maden yasası ile 100 bin Km² si Batı Anadolu da olmak üzere 159 bin Km² lik bir alanda çoğunluğu yabancılar ve onların işbirlikçilerine  maden arama ruhsatı verilmiştir. Bu saha yeni müracaatlarla birlikte 450 bin Km² yi bulmaktadır.Yani ülke yüzölçümünün yaklaşık yarısı, çoğunluğu yabancı olan maden şirketlerinin denetimine verilmiştir. Karşılığında alınan 1750 milyon dolar onur kırıcı bir bedeldir.

Son günlerde Kazdağlarında altın aramaları ile ilgili olarak önce Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü onurlu mücadeleyi “ajanlık “ olarak nitelemiş, arkasından da yanına aldığı 22  madenci (altıncı) bilim adamı ile birlikte Bakanın  üslubu ile bu mücadeleyi bilgisizlikle suçlamıştır. Bu arada da Kazdağlarında çok ciddi maden rezervi bulunduğunu ilan etmişlerdir. Bu ilanın zamanlaması bakanın deyimi ile manidardır.

Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanının maden deyince, aklına altın gelmekte ve altını en kirli şekilde (siyanür liçi ) çıkarmaya çalışan işbirlikçilerin hamiliğine soyunmaktadır.

Kazdağlarında ciddi maden rezervinin olduğunu söyleyenler bilmelidirler ki; Kazdağları, çevresinde yaşayan 1.5 milyon insanın temiz, güvenilir su kaynağıdır. Dünyanın ikinci önemli oksijen merkezidir. Bünyesinde barındırdığı önemli sayıda endemik bitki ve hayvan varlığı ile önemli bir gen merkezidir.Tarih, kültür alanı ve mitoloji kaynağıdır. Başta İlyada olmak üzere Homeros destanları bu toprakların kültürünü, uygarlığını anlatır. Bu destanlar Avrupa’da ilköğretimden başlayarak okullarda okutulur, bizim ülkemizde de okullarda okutulmalıdır. Dünyanın en kaliteli meyve ve sebzelerinin yetiştiği bir mekan, önemli bir süt ve et üretim merkezidir. Ülkemizin en önemli orman alanlarından biridir. Eteklerinde yetişen zeytini ve üretilen yağı sarı altındır. Bu değerlerin tamamı Kazdağlarının üzerindedir. Kazdağları böyle de kalacaktır. Yer altındaki maden rezervleri yer üstü zenginliğinin yanında bir hiçtir.

Kazdağları yer yüzü cennetidir. Bu cennette dağların içinin oyularak siyanürlü yöntemle altın üretilmesi başta suları, havayı, tarım topraklarını kirletecek, ormanları yok edecek, tarihi değerleri ve kültürel yapıyı bozacak, tüm tarımsal üretimi hem nicel hem de nitel olarak düşürecek, bölgenin organik nitelikteki üretim özelliğini bozacak, yörede yetişen ürünlerin pazar payını düşürecektir.

Et ve süt üretiminde, siyanür ve onun çözündürdüğü arsenik, molibden, civa gibi ağır metallerin varlığı önemli beslenme sorunları yaratacak başta bölge insanı olmak üzere geniş bir kesimin gıda güvenliği tehlikeye düşecektir. Yörede tarımda çalışan yüzde 50 den fazla nüfus işsiz ve aç kalacak yurt bildikleri toprakları terk edeceklerdir.

Zaten kıt olan su kaynakları, kirlenmenin ötesinde tükenecektir. Altın çıkarmada 1 ton kayaç için 3 ton  su kullanılacak, 1 trilyon tondan fazla kayacın işleneceği düşünüldüğünde 3 trilyon tondan fazla suyun kullanılacağı açıktır.Tüm dünyada suyun stratejik öneminin arttığı bu konuda önemli pazarların oluştuğu ülkemizin de güvenlik sorunu haline geldiğini düşündüğümüzde böyle bir lüksümüzün olmaması gerekmektedir.

Maden ocakları 1.derece deprem bölgesindedir. Bölgede halen diri olan ve büyük ölçekte deprem üretmesi muhtemel olan faylar mevcuttur. Maden işletilip, alan atık barajları ile terk edildiğinde hem deprem riski sürecek hem de yörede tüm canlılar için ölümcül hastalıklar yüzlerce yıl etkisini sürdürecektir.

Tüm bu olumsuzluklara karşın madenciler tarafından ödenecek devlet hakkı yine madencilerin beyanları esas alınarak ocak başı satış fiyatının yüzde 2 sidir. Yani 100 gr altının 2 gramı devlete ödenecek 98 gramı çok uluslu şirketlerin kasasına gidecektir.

Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı ile madencilerin Kazdağlarının kuzeyi ile güneyini birbirinden ayırma, güneyinde maden işlemekten vazgeçip, kuzeyi maden işletme alanı olarak belirlemek gibi bir niyetinin olduğu dikkatlerimizden kaçmamaktadır. Kazdağları  bir bütündür. Kuzeyi yani dorukları yani su kaynakları kirletildiğinde güneyinin bu kirlilikten payını alacağı bilinmektedir.

Güneydeki duyarlı kamu oyu ve sivil toplum örgütleri bu durumun farkındadır. Bu amaçla bölgede oluşan olumlu hava “böl yönet” mantığı ile bozulmaya çalışılmaktadır.

Çanakkale halkı ile Körfezin duyarlı insanları bu konuda tek yumruktur. Bölünmek şöyle dursun Türkiye’nin altın çıkarılan  tüm bölgeleri ile birleşme kararlılığındadır.

Gerek Enerji ve Tabi Kaynaklar  Bakanının gerekse onunla beraber hareket eden ve aynı üslubu kullanan 22 adet bilim adamının bu durumu ve Kazdağlarının yer üstü zenginliklerini bilmemesi bilgisizlikten kaynaklanmıyor ise; gözlerini dünyanın en kirli ve en kanlı madeni altının bürümesindendir.

Altın madeni işletilmesinin çevreye, insan sağlığına etkileri değerlendirilmeden, toplumsal maliyetleri hesaplanmadan, yöre insanının izni ve onayı alınmadan ruhsatlandırılmasında hiçbir toplumsal yarar olmadığı için başta Danıştay olmak üzere mahkemelerce iptal kararı verilmektedir.

3213 sayılı maden yasasının bazı maddelerinin iptali için  anayasa mahkemesinde açılan dava 3 yıldan fazla süredir sonuçlanmamıştır. Söz konusu davanın biran önce sonuçlanmasını diliyoruz. Sonrada yerine ulusal çıkarlarımızı gözeten yeni bir yasa konmalıdır. Bu yasa nedeni ile genelde ülkemiz üzerine özelde de Kazdağları üzerine konan ipotek kaldırılıncaya kadar işbirlikçilere, ajanlara inat bu onurlu mücadelemiz sürecektir.

Saygılarımızla

  

Hicri NALBANT

Çanakkale Çevre Platformu

Sözcüsü

, , , , ,

Basına ve kamuoyuna 24. 10. 2007 Kazdağı’nı Koruma Girişimi Grubu

Kazdağları’nın çok uluslu altın şirketlerine peşkeş çekilerek dört bir yanından kazılmasına karşı yöre halkımızın gösterdiği şiddetli tepki, ülkesini seven bilim insanlarımızın, köşe yazarlarımızın, konuya duyarlı medyanın desteği ile gündemin ilk sıralarına oturdu. Bu durum karşısında açıklama yapmak zorunda kalan Enerji Bakanı, yöredeki altının mutlaka çıkarılacağını söyledi. Bakan, bununla da kalmadı, Kazdağları’nın talan edilmesine karşı çıkan, başta tüm yöre halkı olmak üzere Kazdağları, Edremit Körfezi ve Madra Dağı çevresindeki 20 belediye, 50 muhtarlık ile 180’nin üzerindeki sivil toplum örgütünün arkasında yabancı güçler bulunduğunu iddia etti. 

 Bakan, şiddetle reddettiğimiz bu iddiasının üzerinden 24 saat bile geçmeden, bu kez de tepkileri yumuşatmak için, bölgede inceleme başlattığını ve Kazdağları’ndaki bütün maden ruhsatlarını durdurduğunu açıkladı. Bakan’ın açıklamasını yerinde doğrulamak isteyen gazetecilerin, arama ve sondaj çalışmalarının yalnız gündüz değil geceleri de aralıksız sürdürüldüğünü kanıtlayan görüntüleri ise TV kanallarının haber bültenlerinde geniş olarak yer aldı. Bu görüntüler karşısında ne Bakan’dan, ne de bakanlık yetkililerinden çıt çıkmadı! Ancak, hangi baskıyla yapıldığı anlaşılmayan bir toplantı haberi sessiz bir biçimde servise konuldu.

 
AA. mahreçli habere göre, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı yetkilileri ile çeşitli üniversitelerden bilim adamlarının katılımıyla gerçekleşen toplantı sonunda 22 “bilim adamı” tarafından bir de sonuç bildirgesi oluşturulmuş…

Bırakınız bilimsel olmayı, bilimsel bir üslup bile taşımayan bu “bildirge”nin Türkiye ve Kazdağları’nın yağmalanması sürecine karşı çıkışların yoğunlaştığı bir ana denk getirilmesi çok daha manidardır!

 

“Bildirge”de belirtilenlerin tersine; biz hiçbir açıklamamızda her türlü madenciliğe ve maden faaliyetlerine karşı olduğumuzu söylemediğimiz gibi Kazdağları’ndaki maden aramalarının Milli Park içerisinde yapıldığını da iddia etmedik. Tam tersine, her açıklamamızda altını özenle çizdiğimiz nokta o zaman da şimdi de şudur: 5177 ile değişik 3213 sayılı maden yasası, ülkemizi uluslararası altın tekelleri ile işbirlikçi taşeron Türk şirketleri için cennet yaparken, halkımızın hayatını cehenneme çevirmektedir.

Biz dedik ki; yürürlükteki maden yasası, hiçbir ayrım yapmadan topraklarımızın her santimetrekaresinde maden arama ve işletme izni vermektedir.

Biz dedik ki; altın şirketleri eğer tespit etsinler, bırakınız milli parkları Anıtkabir’in, TBMM’nin, Çankaya’nın, Topkapı Sarayı’nın altında bile altın arayabilecek, çıkarabileceklerdir.

 

Biz dedik ki; Danıştay kararlarına rağmen, her konuda örnek alınan Avrupa ülkelerinde yasaklanmış yöntemlerle elde edilmekte ve edilecek olan altın, Kazdağları’ndan geriye hiçbir şey bırakmayacaktır. Kazdağları’nın üstündeki altın, yani zeytin, diğer tarım gelirleri ve turizm, altındaki altını yüzlerce yıl boyunca satıp geriye satın alacak kadar değerlidir.

 

Biz dedik ki; bu maden yasasıyla devletin bu rezervden elde edeceği pay çok komiktir. Türkiye Cumhuriyeti, yüzde ikilik bu sadakaya muhtaç değildir. Bölgenin tarım, turizm ve diğer gelirlerinden devletin elde ettiği gelir bu sadakadan kat kat fazladır. Bakımlı bir zeytin ağacının verdiği ürünün karşılığı, yılda bir cumhuriyet altını etmektedir. Sadece bu bile, yöredeki 10-12 milyon zeytin ağacından elde edilmekte olan göz kamaştırıcı geliri anlamaya yeter!

 Bu yasa bir sömürge yasasıdır. Derhal ve acilen iptal edilmeli, yerine, doğayı, insanı ve ulusal çıkarlarımızı koruyan yeni bir yasa çıkarılmalıdır!

 Bu talebimizi bugün daha yüksek sesle tekrarlıyor ve bugün gelinen noktada diyoruz ki:

 
Bakanlığındaki yolsuzluklarla başı dertte olan, bürokratları gözaltına alınan Sayın Bakan’ın Kazdağları’ndan yükselen bu büyük tepkinin kitleselliğini ve ülkenin her yanından destek aldığını göremediği bellidir. Görebilseydi, bu talihsiz açıklamaları yapmaz, tarihe “Kazdağları’nı mahveden adam”olarak geçmeyi istemezdi.

Sayın Bakan’ın kendi halkını dış güçlerin etkisi altında olmakla, ajanlıkla suçlayan iddiasını şiddetle reddeder, kendisini bu iddiayı ispata davet ederiz.

 Maden yasasına hayır!

 Kazdağları’nı altına kurban ettirmeyeceğiz!

 Kazdağı’nı Koruma Girişimi Grubu.

24. 10. 2007

Basina ve Kamuoyuna; 23 Agustos 2007

Once Bursa’nin M.Kemalpasa ilcesinde ardindan Canakkale Bayramic ilcesine bagli Muratlar Koyu’nde, altin arama sondajlarina karsi yore halki buyuk tepki gosterdi. DOGADER her iki konuyu da yakindan izlemektedir. Yerel karsi durusu destekleyecegiz. Mucadele yontemlerini belirleyip, konunun MARCEP ve TURCEP kanaliyla daha genis bir toplumsal mucadeleye cikartilmasina aracilik edecegiz.


COMINCO, ELDORADO GOLD ve TUPRAG gibi uluslararasi maden tekelleri son uc yildir topraklarimizda altin ariyor. Tesislerden biri Canakkale’nin Can ilcesine bagli Etili koyunde kurulacak. Truva antik kentini birkac kez yikip harabeye ceviren Etili Fayinin hemen yaninda, siyanur kullanarak uretim yapilacak altin madenine koylunun tepkisi buyuk.


Maden Kanunu‘nda 2004′de yapilan bir degisiklikle, tum dogal ve tarim alanlar, uluslararasi maden tekelleri ve onlarin yerli isbirlikcilerinin istedigi gibi at kosturdugu bir ortama donustururdu. Yetkili makamlar, masa basinda verdikleri izinlerle geri donussuz yikimlara neden olmayi surdurmektedirler.


Usak-Esme ilcesinde bagli Kisladag’dan gelen sevindirici bir haber ise bize bu konuda mucadelenin ne kadar onemini oldugunu bir kez daha ortaya koydu.


Yaklasik bir yil once donemin Enerji Bakani Hilmi Guler tarafindan torenlerle acilan Kisladag’daki altin madeni, mahkeme karariyla kapatildi.


Madenin yakinlarindaki Inay Koyluleri, EGECEP ve ELELE Hareketinin de destegiyle madeni kapatma yonundeki bircok eyleme imza atmislardi. Olumlu CED (Cevre Etki Degerlendirme) raporuna karsi acilan davaya mahkeme yurutmeyi durdurma karari verdi.


Gecen yil madene yakin koylerde yasayan yaklasik 1000 kiside zehirlenme belirtileri bas gostermisti.


Esme Belediye Baskani Ahmet Yildirim, icme suyunun klorlanmadigi gerekcesine karsilik, ELELE Hareketi’nden uzman kisiler bazi hastalardan kan ve kuyulardan su ornekleri aldi .


Yapilan incelemede kan orneklerinde siyanur, suda arsenik oldugu da belirlendi.


Bir cay kasigi kadar siyanurun insani zehirlenerek olmesine neden oldugu bilindigi halde, altin isletmeciliginde bir yilda tonlarca siyanur kullanilarak uretim yapiliyor.


Siyanurlu camur halinde atik alanlarinda depolaniyor. Bu depolardaki siyanur sicak havanin da etkisiyle havaya karisiyor ve yagmurla birlikte tekrar topraga donuyor. Depolarin sel, deprem ve toprak kaymalari sonucu zarar gormesiyle ve buyuk cevre katliamlari olusuyor.


Bilinen en guclu zehirlerden biri olan Siyanur, maden sirketleri ve siyasi iktidar tarafindan “seker gibi tatli” gosterilmektedir.


Gelismis ulkelerde maden isletmelerine getirilen yeni onlemler, sirketlerin bizim gibi az gelismis ulkelere yonelmelerine yol acmistir. Bu gelistirilmis onlemler ulkemizde uygulanmamaktadir.


Uluslararasi maden tekellerinin istemleri dogrultusunda hazirlanan maden yasasi, yasallastigi 2004 yilindan bu yana bircok dogal ve kamu alaninda geri donussuz yikima neden olmaktadir.


DOGADER, dogal alanlara ve canli yasamina zarar veren her turlu etkene karsi yuruttugu mucadeleyi bundan sonra da kararlikla surdurecektir.


DOGADER –
Dogayi ve Cevreyi Koruma Dernegi

Dunyadaki Altin Madeni ve Siyanur Felaketleri

Uluslararasi altin sirketleri ve onlarin yerli isbirlikci sirketleri, bu gune kadar dunyanin degisik cografyalarinda cesitli felaketlere yol acti. Asagidaki derleme, Mesut Mahmutogullari’nin MAI ve Kuresellesme Karsiti Calisma Grubu’nun sitesinde yer alan yazisindan ozetlenerek alinmistir.

KIBRIS: LEFKE
1974 yilina kadar Cyprus Mines Corp.(CMC) tarafindan isletilen madende bugune binlerce donumluk olu toprak ve cevresinde bulunan zehirli bir gol kalmistir.

Madeni isleten sirket once AMACO daha sonra AMAX‘la birlesir.

ABD: SUMMITVILLE ALTIN MADENLERI
Summitville ABD’de Colorado Eyaleti sinirlari icinde San Juan daglari uzerinde bir bolgedir. 1986 yilinda acilan madeni SCMCI ve ortagi Kanada’li GALACTIC RESORCES adli sirket isletir. Isletme tipi bu gun Bergama Ovacik’taki altin madeninin aynisidir. Sirket, atik barajindan “sifir desarj” olacagini, dogaya hicbir zehirli atik birakilmayacagini garanti etmisti. Fakat madenin isletilmesinden bir ay sonra, atik barajindan zehirli atigin sizdigi tespit edilmistir. Atik barajinda sizintinin onlenmesi icin olusturulan, kil tabakasi ve plastik ortu asitlerin etkisiyle parcalanmis, maden yakininda bulunan nehir ve yeralti su kaynaklari sizintiyla kirlenmistir. Sonuc tam bir yikimdir. Bolgedeki Alamosa nehri 27 kilometre buyunca siyanur bilesikleri, asit ve agir metaller iceren maden atiklariyla zehirlenir. Nehir baliklari ve vahsi hayvanlar kitlesel olumle karsi karsiya kalir. Yogun su kullanimiyla, cevredeki ciftliklerin su ihtiyaci karsilanamaz ve topraklar olmeye baslar.

ABD: MONTANA ZORTMAN LANDUSKY MADENLERI
Kanadali PEGASUS adli sirket tarafindan 1979 itibaren isletilen bu madenden dogal ortama akan siyanur ve agir metal sizintilari, asit kacaklari vahsi hayvan olumlerine, tum icme suyu kaynaklarinin kirlenmesine, maden cevresinde yogun toprak zehirlenmesine neden olur. Bolgede yasayan yerlilerin yogun mucadelesi sonucunda, sirket 1996 Federal Mahkemenin karariyla Amerikan tarihinin en buyuk tazminat odeme cezasina carptirilir.

ENDONEZYA: IRIAN JAYA MADENI
RTZ‘nin islettigi maden, 3500 metre yuksekligindeki daglarin uzerindedir. 3.6 milyon hektar alana yayilir. Gunde 125.000 ton zehirli atik, yakinda bulunan Ajikwa nehrine birakilmaktadir. Bolgede korkunc bir cevre kirliligi yasanir. Sular, baliklar, bitkiler, insanlar, toprak zehirlenir. Halk ayaklanir. Bu ayaklanma devlet gucleri tarafindan silahla ve gozaltinda oldurmelerle bastirilir. Oldurulenlerin ve kaybolanlarin arasinda kadin ve cocuklarda vardir sayilari yuzlerle ifade edilmektedir. Benzer oldurme olaylari Yeni Gine’de de olmustur.

Felaketin bir baska bilinen sonucu da, sulanamayan basta pirinc tarlalarindan urun alinamamasi yuzunden yasanan kitliktir. Bu kitlik yuzlerce insanin 1997 yazinda acliktan olumune neden olmustur.

ROMANYA: BAIA MARE ALTIN MADENI
2000 yili Subat ayi basinda BAIA MARE siyanurlu altin madeninde meydana gelen cevre felaketi sonucunda Tuna nehri siyanurle zehirlendi. Felaketten Romanya, Macaristan ve Yugoslavya etkilendi. Madenin sahibi ESMERALDA isimli Avustralyali bir sirkettir. Ve artik cok iyi tanidigimiz NORMANDY POSEIDON bu sirketin sahibidir.

Yine bu sirket Turkiye’de altin cikarmak isteyen basta EUROGOLD (NORMANDY), TUPRAG, COMINCO ve ANGLO TUR altin sirketlerinin de ana ortagidir.

PAPUA YENI GINE: OK TEDI ALTIN MADENI
Papua Yeni Gine’de 2100 metre yuksekliginde OK Tedi dagindaki madenin zehirli atiklari yogun yagmurlarla yasanan toprak kaymasi yuzunden cevreye yayilir. 1100 kilometre uzunlugundaki Fly River nehri tamamen kirlenir. Kirlenme oyle buyuk boyuttadir ki, nehre 800 km uzakliktaki su kaynaklarinda agir metal ve siyanur kirlenmesi tespit edilir.

Madenci sirketin ortaklari; Amerikan petrol ve maden sirketi AMOCO, Avustralyali BHP(AAC‘nin uzantisi), Alman Metalgesellschaft (MG), DEGUSSA; Dresner Bank tir.

YENI ZELLANDA: TUI ALTIN MADENI
1973 yilinda 2,5 milyon ton maden atigi birakilarak terk edildi. Kursun, civa ve kadmiyum iceren bu atiklar bolgenin tum yeralti ve yerustu kaynaklarini kirletmistir. Ozellikle Kadmiyum oldurucu bir zehir ozelligindedir. TUI madeninin bulundugu bolgenin yerel meclisi, mevcut kirlenmenin onune gecmek icin yilda 600.000 – 1.000.000 dolarlik bir harcamanin gerekli oldugunu soylemektedir.

YENI ZELLANDA: MARTHA HILL ALTIN MADENI
Martha Hill altin madeninde durum daha vahimdir. Atiklarin orani 30 milyon tondur ve atiklar yakinindaki Ohinemuri deresine birakilmaktadir. Yogun cevre kirligine karsi yukselen muhalefet ve madende cevherin bitmis olmasi one surulerek, madenci sirket bolgeden ayrilir. Fakat 1988′de yogun tepkilere ragmen maden yeniden acilir. Sirketin ana ortagi AMAX’dir.

Eurogold sirketi Turkiye’den 17 gazeteciyi propaganda icin bu madeni gezdirmeye goturmustu. Gazeteciler geri donduklerinde, Yeni Zelanda’daki altin madeninin guzelligini, zehirli atik barajinda yuzen ordekleri anlattilar. Ama cevre koylerden insanlarla konusmus olsalardi, yasanan felaketleri ogrenebilirlerdi.

YENI ZELLANDA: GOLDEN CROSS ALTIN MADENI
Lefke’yi de kirleten CMC tarafindan isletilen GOLDEN CROSS altin madeninde de ayni felaket yasanmaktadir. Cevreye verdigi zararlar yuzunden Yeni Zelanda devleti mahkemelerince yargilanip kapatilan maden bir sure sonra yeniden faaliyete gecti.

G. AMERIKA: OMAI ALTIN MADENI
ABD Summitville’den kacan GALACTIK RESOURCE adli sirket, Golden Star ismi ile, G. Amerika’da Guyana’da altin madeni isletmek icin kurulun cok ortakli Omai Golden Mine adli sirketi ile birlikte tekrar ortaya cikar. Ortaklar yine tanidigimiz sirketler. Yani, yan kuruluslari ile ortak olan Alman MG, DEGUSSA, Kanadali TECK (MG‘nin ortagidir) ve AAC sirketleridir. Bunlar tabi ki Turkiye’de altin cikarmak isteyen sirketlerdir.

Ayni kacinilmaz son burada da yasandi. 19 Agustos 1995 gunu, Maden de bulunan atik baraji, yogun yagmurlarla tasan Omai nehrinin azgin sulari tarafindan yikilir. Zehirli atiklar bes gun icinde nehrin yan kollari ile 80 km kadar uzaga tasinir. 18 bin yerli yerlerinden olur. Olumcul hastaliklar bas gosterir. Milyonlarca canli zehirlenir ve olur.

—————————–

Basına ve Kamuoyuna; 23 Ağustos 2007

Önce Bursa’nın M.Kemalpaşa ilçesinde ardından Çanakkale Bayramiç ilçesine bağlı Muratlar Köyü’nde, altın arama sondajlarına karşı yöre halkı büyük tepki gösterdi. DOĞADER her iki konuyu da yakından izlemektedir. Yerel karşı duruşu destekleyeceğiz. Mücadele yöntemlerini belirleyip, konunun MARÇEP ve TÜRÇEP kanalıyla daha geniş bir toplumsal mücadeleye çıkartılmasına aracılık edeceğiz.


COMINCO, ELDORADO GOLD ve TUPRAG gibi uluslararası maden tekelleri son üç yıldır topraklarımızda altın arıyor. Tesislerden biri Çanakkale’nin Çan ilçesine bağlı Etili köyünde kurulacak. Truva antik kentini birkaç kez yıkıp harabeye çeviren Etili fayının hemen yanında, siyanür kullanarak üretim yapılacak altın madenine köylünün tepkisi büyük.


Maden Kanunu‘nda 2004′de yapılan bir değişiklikle, tüm doğal ve tarım alanlar, uluslararası maden tekelleri ve onların yerli işbirlikçilerinin istediği gibi at koşturduğu bir ortama dönüştürürdü. Yetkili makamlar, masa başında verdikleri izinlerle geri dönüşsüz yıkımlara neden olmayı sürdürmektedirler.


Uşak-Eşme ilçesinde bağlı Kışladağ’dan gelen sevindirici bir haber ise bize bu konuda mücadelenin ne kadar önemini olduğunu bir kez daha ortaya koydu.


Yaklaşık bir yıl önce dönemin Enerji Bakanı Hilmi Güler tarafından törenlerle açılan Kışladağ’daki altın madeni, mahkeme kararıyla kapatıldı.


Madenin yakınlarındaki İnay Köylüleri, EGEÇEP ve ELELE Hareketinin de desteğiyle madeni kapatma yönündeki birçok eyleme imza atmışlardı. Olumlu ÇED (Çevre Etki Değerlendirme) raporuna karşı açılan davaya mahkeme yürütmeyi durdurma kararı verdi.


Geçen yıl madene yakın köylerde yaşayan yaklaşık 1000 kişide zehirlenme belirtileri baş göstermişti.


Eşme Belediye Başkanı Ahmet Yıldırım, içme suyunun klorlanmadığı gerekçesine karşılık, ELELE Hareketi’nden uzman kişiler bazı hastalardan kan ve kuyulardan su örnekleri aldı .


Yapılan incelemede kan örneklerinde siyanür, suda arsenik olduğu da belirlendi.


Bir çay kaşığı kadar siyanürün insanı zehirlenerek ölmesine neden olduğu bilindiği halde, altın işletmeciliğinde bir yılda tonlarca siyanür kullanılarak üretim yapılıyor.


Siyanürlü çamur halinde atık alanlarında depolanıyor. Bu depolardaki siyanür sıcak havanın da etkisiyle havaya karışıyor ve yağmurla birlikte tekrar toprağa dönüyor. Depoların sel, deprem ve toprak kaymaları sonucu zarar görmesiyle ve büyük çevre katliamları oluşuyor.


Bilinen en güçlü zehirlerden biri olan Siyanür, maden şirketleri ve siyasi iktidar tarafından “şeker gibi tatlı” gösterilmektedir.


Gelişmiş ülkelerde maden işletmelerine getirilen yeni önlemler, şirketlerin bizim gibi az gelişmiş ülkelere yönelmelerine yol açmıştır. Bu geliştirilmiş önlemler ülkemizde uygulanmamaktadır.


Uluslararası maden tekellerinin istemleri doğrultusunda hazırlanan maden yasası, yasallaştığı 2004 yılından bu yana birçok doğal ve kamu alanında geri dönüşsüz yıkıma neden olmaktadır.


DOĞADER, doğal alanlara ve canlı yaşamına zarar veren her türlü etkene karşı yürüttüğü mücadeleyi bundan sonra da kararlıkla sürdürecektir.

DOĞADER
Doğayı ve Çevreyi Koruma Derneği

Dünyadaki Altın Madeni ve Siyanür Felaketleri

Uluslararası altın şirketleri ve onların yerli işbirlikçi şirketleri, bu güne kadar dünyanın değişik coğrafyalarında çeşitli felaketlere yol açtı. Aşağıdaki derleme, Mesut Mahmutoğulları’nın MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu’nun sitesinde yer alan yazısından özetlenerek alınmıştır.

KIBRIS: LEFKE
1974 yılına kadar Cyprus Mines Corp.(CMC) tarafından işletilen madende bugüne binlerce dönümlük ölü toprak ve çevresinde bulunan zehirli bir göl kalmıştır.

Madeni işleten şirket önce AMACO daha sonra AMAX‘la birleşir.

ABD: SUMMITVILLE ALTIN MADENLERİ
Summitville ABD’de Colorado Eyaleti sınırları içinde San Juan dağları üzerinde bir bölgedir. 1986 yılında açılan madeni SCMCI ve ortağı Kanada’lı GALACTIC RESORCES adlı şirket işletir. İşletme tipi bu gün Bergama Ovacık’taki altın madeninin aynısıdır. Şirket, atık barajından “sıfır deşarj” olacağını, doğaya hiçbir zehirli atık bırakılmayacağını garanti etmişti. Fakat madenin işletilmesinden bir ay sonra, atık barajından zehirli atığın sızdığı tespit edilmiştir. Atık barajında sızıntının önlenmesi için oluşturulan, kil tabakası ve plastik örtü asitlerin etkisiyle parçalanmış, maden yakınında bulunan nehir ve yeraltı su kaynakları sızıntıyla kirlenmiştir. Sonuç tam bir yıkımdır. Bölgedeki Alamosa nehri 27 kilometre buyunca siyanür bileşikleri, asit ve ağır metaller içeren maden atıklarıyla zehirlenir. Nehir balıkları ve vahşi hayvanlar kitlesel ölümle karşı karşıya kalır. Yoğun su kullanımıyla, çevredeki çiftliklerin su ihtiyacı karşılanamaz ve topraklar ölmeye başlar.

ABD: MONTANA ZORTMAN LANDUSKY MADENLERİ
Kanadalı PEGASUS adlı şirket tarafından 1979 itibaren işletilen bu madenden doğal ortama akan siyanür ve ağır metal sızıntıları, asit kaçakları vahşi hayvan ölümlerine, tüm içme suyu kaynaklarının kirlenmesine, maden çevresinde yoğun toprak zehirlenmesine neden olur. Bölgede yaşayan yerlilerin yoğun mücadelesi sonucunda, şirket 1996 Federal Mahkemenin kararıyla Amerikan tarihinin en büyük tazminat ödeme cezasına çarptırılır.

ENDONEZYA: IRIAN JAYA MADENİ
RTZ‘nin işlettiği maden, 3500 metre yüksekliğindeki dağların üzerindedir. 3.6 milyon hektar alana yayılır. Günde 125.000 ton zehirli atık, yakında bulunan Ajikwa nehrine bırakılmaktadır. Bölgede korkunç bir çevre kirliliği yaşanır. Sular, balıklar, bitkiler, insanlar, toprak zehirlenir. Halk ayaklanır. Bu ayaklanma devlet güçleri tarafından silahla ve gözaltında öldürmelerle bastırılır. Öldürülenlerin ve kaybolanların arasında kadın ve çocuklarda vardır sayıları yüzlerle ifade edilmektedir. Benzer öldürme olayları Yeni Gine’de de olmuştur.

Felaketin bir başka bilinen sonucu da, sulanamayan başta pirinç tarlalarından ürün alınamaması yüzünden yaşanan kıtlıktır. Bu kıtlık yüzlerce insanın 1997 yazında açlıktan ölümüne neden olmuştur.

ROMANYA: BAIA MARE ALTIN MADENİ
2000 yılı Şubat ayı başında BAİA MARE siyanürlü altın madeninde meydana gelen çevre felaketi sonucunda Tuna nehri siyanürle zehirlendi. Felaketten Romanya, Macaristan ve Yugoslavya etkilendi. Madenin sahibi ESMERALDA isimli Avustralyalı bir şirkettir. Ve artık çok iyi tanıdığımız NORMANDY POSEIDON bu şirketin sahibidir.

Yine bu şirket Türkiye’de altın çıkarmak isteyen başta EUROGOLD (NORMANDY), TUPRAG, COMINCO ve ANGLO TUR altın şirketlerinin de ana ortağıdır.

PAPUA YENİ GİNE: OK TEDİ ALTIN MADENİ
Papua Yeni Gine’de 2100 metre yüksekliğinde OK Tedi dağındaki madenin zehirli atıkları yoğun yağmurlarla yaşanan toprak kayması yüzünden çevreye yayılır. 1100 kilometre uzunluğundaki Fly River nehri tamamen kirlenir. Kirlenme öyle büyük boyuttadır ki, nehre 800 km uzaklıktaki su kaynaklarında ağır metal ve siyanür kirlenmesi tespit edilir.

Madenci şirketin ortakları; Amerikan petrol ve maden şirketi AMOCO, Avustralyalı BHP(AAC‘nin uzantısı), Alman Metalgesellschaft (MG), DEGUSSA; Dresner Bank tır.

YENİ ZELLANDA: TUI ALTIN MADENİ
1973 yılında 2,5 milyon ton maden atığı bırakılarak terk edildi. Kurşun, cıva ve kadmiyum içeren bu atıklar bölgenin tüm yeraltı ve yerüstü kaynaklarını kirletmiştir. Özellikle Kadmiyum öldürücü bir zehir özelliğindedir. TUI madeninin bulunduğu bölgenin yerel meclisi, mevcut kirlenmenin önüne geçmek için yılda 600.000 – 1.000.000 dolarlık bir harcamanın gerekli olduğunu söylemektedir.

YENİ ZELLANDA: MARTHA HİLL ALTIN MADENİ
Martha Hill altın madeninde durum daha vahimdir. Atıkların oranı 30 milyon tondur ve atıklar yakınındaki Ohinemuri deresine bırakılmaktadır. Yoğun çevre kirliğine karşı yükselen muhalefet ve madende cevherin bitmiş olması öne sürülerek, madenci şirket bölgeden ayrılır. Fakat 1988′de yoğun tepkilere rağmen maden yeniden açılır. Şirketin ana ortağı AMAX’dır.

Eurogold şirketi Türkiye’den 17 gazeteciyi propaganda için bu madeni gezdirmeye götürmüştü. Gazeteciler geri döndüklerinde, Yeni Zelanda’daki altın madeninin güzelliğini, zehirli atık barajında yüzen ördekleri anlattılar. Ama çevre köylerden insanlarla konuşmuş olsalardı, yaşanan felaketleri öğrenebilirlerdi.

YENİ ZELLANDA: GOLDEN CROSS ALTIN MADENİ
Lefke’yi de kirleten CMC tarafından işletilen GOLDEN CROSS altın madeninde de aynı felaket yaşanmaktadır. Çevreye verdiği zararlar yüzünden Yeni Zelanda devleti mahkemelerince yargılanıp kapatılan maden bir süre sonra yeniden faaliyete geçti.

G. AMERİKA: OMAI ALTIN MADENİ
ABD Summitville’den kaçan GALACTIK RESOURCE adlı şirket, Golden Star ismi ile, G. Amerika’da Guyana’da altın madeni işletmek için kurulun çok ortaklı Omai Golden Mine adlı şirketi ile birlikte tekrar ortaya çıkar. Ortaklar yine tanıdığımız şirketler. Yani, yan kuruluşları ile ortak olan Alman MG, DEGUSSA, Kanadalı TECK (MG‘nin ortağıdır) ve AAC şirketleridir. Bunlar tabi ki Türkiye’de altın çıkarmak isteyen şirketlerdir.

Aynı kaçınılmaz son burada da yaşandı. 19 Ağustos 1995 günü, Maden de bulunan atık barajı, yoğun yağmurlarla taşan Omai nehrinin azgın suları tarafından yıkılır. Zehirli atıklar beş gün içinde nehrin yan kolları ile 80 km kadar uzağa taşınır. 18 bin yerli yerlerinden olur. Ölümcül hastalıklar baş gösterir. Milyonlarca canlı zehirlenir ve ölür.


Bu Dunya Bizim Degil…

DOGADER
Dogayi ve Cevreyi Koruma Dernegi
Tel: (0224) 222 96 01

Sehrekustu Mah. Cemal Nadir Cad.
Koyuncuoglu Apt. No:5 Kat:2 BURSA
(Pirinchan arka kapisi karsisinda)

, , , ,

Bayramiç Sempozyumu 07’nin ardından

Değerli okurlar; Çanakkale ilçe ve beldelerinin kültürel ve ekonomik değerlerini ortaya çıkarmak amacıyla, yerel yönetimler ve ÇOMÜ ile işbirliği içinde, festival kapsamında gerçekleştirilen sempozyumlar etap etap gerçekleşiyor. 2006 yılında ilk olarak İntepe’de başlatılan “I.Uluslararası Troas Bölgesi Değerleri Sempozyumu”nu, bu yıl “23-25 Haziran Lâpseki Sempozyumu’07 ve 03-05 Ağustos Bayramiç Sempozyumu’ 07” izledi. Festivallerin içine katılan bu sempozyumlarla eğlence kültürüne bilimsellik de eklendi. Üniversitemizin bu çalışmaları, bir yönüyle Meslek Yüksek okullarını daha etkin duruma getirirken, kurumlar arası işbirliğini de güçlendiriyor. Diğer yandan sosyal kaynaşma ve toplumsal bilinçlenme de ön plana çıkıyor. 03-05 Ağustos’ta yapılan Bayramiç Sempozyumu’ 07” nin ilk oturumunun Bayramiç-Gedik köyünde akşam saatlerinde köylümüz ile gerçekleştirilmesi, sorunlarına çözüm aranması, bilim insanlarının köylünün ayağına gitmesi, bilginin halkın ayağına götürülmesi, ortak çözüm araştırılması ve işbirliği açısından çok önemlidir.

Bayramiç Sempozyumu Sonuç Bildirgesi:

Bayramiç bölgesinin değerlerini ortaya çıkarıp irdeleyerek yazılı belgeye dönüştürmek amacıyla Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nin, Bayramiç Belediyesi’nin desteğiyle 03-05 Ağustos 2007 tarihleri arasında Bayramiç’te düzenlediği Bayramiç Sempozyumu Prof. Dr. Osman Demircan’ın başkanlığındaki düzenleme kurulları, Üniversite Rektörü Prof Dr Ali Akdemir ve Belediye Başkanı İsmail Sakin Tuncer’in katıldığı bir değerlendirme oturumuyla sona ermiştir. Tarım paneli Gedik Köyü’nde yapılan Sempozyumda Bayramiç bölgesinin değerleri yedi oturumda ele alınmıştır. Katılımcılar tarafından öne çıkarılan sorunlar ve bunların çözümüne ilişkin önerileri içeren sonuç bildirgesini kamuoyunun dikkatine sunuyoruz:

1.Kazdağları bütüncül korumaya alınmalıdır.

Çevresiyle birlikte bütünlük gösteren ve bölgenin en önemli değeri olan Kazdağları’nın, en başta insan kaynaklı tehlikelerden korumak için bütüncül önlemler alınmak zorundadır. Kazdağları II. Ulusal Sempozyumunun sonuç bildirgesinde de belirtildiği gibi Kazdağlarının özellikle biyolojik çeşitlilik açısından risk altında bulunan kesimlerinin biran önce “KORUNAN ALANLAR STATÜSÜ”ne kavuşturularak korumada bütünselliğin biran önce sağlanması yaşamsal önem taşımaktadır. Bu amaçla:

a) Kazdağları Yerel Yönetimler Birliğinin kurularak aktif çalışmasının sağlanması, b) Çanakkale Onsekiz Mart ve Balıkesir Üniversitelerinde Kazdağları Araştırma Enstitüsü’nün (veya Merkezi) kurulması, c) Yöredeki gezi ve yürüyüşlere rehber yetiştirilmesi için alan kılavuzu kursları açılması, d) Kazdağlarındaki endemik ve şifalı bitkilerinin iyi korunması ve bazı pilot bölgelerde (orman köylüsüne gelir getirecek şekilde) yetiştirilerek değerlendirilmesi, e) bitki yaprak ve çiçeklerinin çini ve seramik ürünlerinde motif olarak kullanılması, f) Orman köylerinde köy pansiyonculuğunun ve eko- turizmin kontrollü bir şekilde başlatılması, g) Yöredeki ilçe ve köylerde çevre bilincinin geliştirilmesi için düzenli bilgilendirme toplantılarının yapılması önerilmiştir.

2. Bölgenin su kaynaklarının tespiti, korunması ve değerlendirilmesi sağlanmalıdır.

a)Bölgedeki su kaynaklarının (nehirler, sulama göletleri) oldukça zengin olmasına rağmen küresel iklim değişikliği nedeniyle kuraklık tehlikesiyle karşılaşılabileceği için bölgedeki sulama yönetiminin daha dikkatli ve bilinçli yapılması önerilmiştir. b) tarımda su kullanımının da kuraklığın zamanla artacağı düşünülerek daha dikkatli yapılması, salma sulamadan damlama sulamaya geçilmesi, c) Sahip olunan su kaynaklarından olan göletlerde bilimsel veriler ışığında bilinçli balıklandırma çalışmaları yapılarak bölgesel ekonomiye katkı sağlanmalıdır. Bu amaçla değerlendirilebilecek türler sazan ve tatlı su ıstakozu (kerevit) olarak önerilebilir. d) Diğer taraftan, nehirlerde gerçekleştirilen gökkuşağı alabalığı üretimi, daha bilinçli olarak yapılmalı ve bölgeye has kırmızı benekli dağ alabalığının kültüre alınması çalışmaları gerçekleştirilmelidir. e) Bölgede gerçekleştirilen alabalık üretimi bütün olarak İDA markasıyla organik sertifikasyona tabi tutularak, gerek marka oluşumu sağlanabilir, gerekse üretilen ürünler daha yüksek fiyata alıcı bulabilir. f) Bayramiç İlçesi Evciler Köyü’nde faaliyet gösteren Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’nin işletmesi altında bulunan İl Özel İdaresi’ne ait Alabalık Tesisleri’nin Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi rehberliğinde modernize edilip hem ekonomik portföyünün yükseltilmesi, hem de Su Ürünleri Fakültesi’nin tatlı su ürünleri yetiştiriciliği konusunda eğitim, araştırma ve uygulama amaçlı değerlendirmesi sağlanarak bölge ekonomisine daha yararlı hale getirilmelidir. Bu bağlamda Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Bayramiç Meslek Yüksek Okulu’nda su ürünleri programı oluşturulması düşüncesi dile getirilmiştir.

3. Yöre insanının sorunlarına mutlaka çözüm yolları bulunmalıdır.

Üzüm üreticilerini düşünmeksizin Çanakkale’deki kanyak fabrikasının zamansız ve habersiz özelleştirilmesiyle üreticinin çok zor durumda bırakıldığı dile getirilmiş, sorunu aşmak için; a) üreticiye ev şarapçılığının öğretilmesi ve pazarının bulunmasına da yardımcı olunarak ev şarapçılığının başlatılması, b) özellikle pazarlama sorunlarını aşmak için birlik ve kooperatif kurulması, c) Pazar değeri daha fazla olan üzüm türlerine geçilmesi ve tüysüz şeftali, nektarin gibi yeni ürün alanlarının arttırılması, d) yöreye özgü olan tahin helvası ve peynir gibi ürünlerin standartlarının geliştirilerek ülke dışına satış yollarının araştırılması, e) tarım ürünlerinde ilaçlamadan vazgeçilerek üründe biyolojik korumaya geçilmesi ve eko-tarımın başlatılması önerilmiştir.

4. Yörenin doğal, tarihi ve kültürel değerleri araştırılıp toplumsallaştırılmalıdır.

Yörenin uzak ve yakın (kurtuluş savaşı yılları) tarihinin incelenerek belgeye dönüştürülmesi, bu bağlamda, a) Bayramiç içinde terkedilmiş halde bulunan Hadımoğlu Konağı’nın sahiplenilerek turizme açılması, b) Yöredeki Skepsis ve Kebrene gibi arkeolojik alanlarda kazıların başlatılması için girişimlerin başlatılması, b) Troia-Skepsis-Kebrene ve Ayazma bağlantılı mitolojik hikayelerin yaygınlaştırılarak halka maledilmesi, c) mitolojiye göre Ayazma’da yapıldığı düşünülen ilk güzellik yarışmasının artık ulusal bazda (belki de sonradan uluslar arası) her yıl Ayazma’da yapılması için bir proje oluşturulması, d) ve bu yolla yörede Troia bağlantılı turizmin başlatılabileceği önerilmiştir.

5. Yörede değerlerin korunabilmesi ve geliştirilebilmesi için öncelikle bilimsel çerçevede daha iyi anlaşılması gerekmektedir.

Bu bağlamda; a) Kazdağları’nda uzaktan kumandalı dedektörlerle sıcaklık, basınç, nem, yağış gibi veriler düzenli toplanmalı, b) yörede zamana bağlı değişimler (özellikle yöresel iklim değişimleri) uydu verilerinden de yararlanılarak izlenmelidir. Bunun için ilgili resmi ve özel kurumlar (başta orman, çevre, devlet su işleri ve meteoroloji müdürlükleri) projeler geliştirmeli, bütçelerine gerekli paraları da koyarak üniversitelerle işbirliği içinde bu projeleri kısa sürede hayata geçirmelidir.

6. Bölgedeki çevre sorunlarında mutlaka halkın görüşü sorulmalı ve bilimsel yaklaşım ön planda tutulmalıdır.

Bilinçsizce yapılan tarım, orman, maden arama, yerleşim çalışmaları (güney yamaçlarında) ve termik santral kurulması nedeniyle yörede çevre sorunları artmaya başlamıştır. Suların, havanın ve toprağın kirlenmesi gibi çevre sorunlarına daha duyarlı olunması için doğa eğitimlerine önem verilmesi, halkın bilgilendirilmesi önerilmiştir. Bu gün maden işletmeciliğinin çevreye çok zarar verdiği, yerel halka hiçbir yararı olmadığı, ayrıca Kazdağlarında yer üstü doğal kaynakların yer altı kaynaklarından çok daha kıymetli olduğu vurgulanarak en azından maden işletmeciğinde bölgede orman zenginliğine, tarım potansiyeline, turizmin geleceğine ve ekosisteme zarar vermeyen yöntemler geliştirilinceye kadar yörenin en önemli değeri olan Kazdağları’nda madenlerin işlenmeden olduğu gibi korunması gereği önerilmiştir.

Bu bildirge; Düzenleme Kurulu adına Prof Dr Osman Demircan tarafından açıklanmıştır.

M. Şahabettin Kalfa

Gönüllü Doğa Koruyucusu

E.İleti: kalfa43@mynet.com

, , , ,

BASININ VE KAMUOYUNUN DİKKATİNE

Son günlerde Kazdağlarında altın aramaları ile ilgili olarak önce Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü onurlu mücadeleyi “ajanlık “olarak nitelemiş , arkasından da yanına aldığı 22  madenci (altıncı) bilim adamı ile birlikte Bakana yakışır bir üslupla bu mücadeleyi bilgisizlikle suçlamıştır.Bu arada da Kazdağlarında çok ciddi maden rezervi bulunduğunu ilan etmişlerdir.Bu ilanın zamanlaması bakanın deyimi ile manidardır.

Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanının maden deyince , aklına altın gelmekte ve altını en kirli şekilde (siyanür liçi ) çıkarmaya çalışan işbirlikçilerin hamiliğine soyunmaktadır.

Kazdağlarında ciddi maden rezervinin olduğunu söyleyenler bilmelidirler ki ; Kazdağları çevresinde yaşayan 1.5 milyon insanın temiz , güvenilir su kaynağıdır.Dünyanın ikinci önemli oksijen merkezidir. Bünyesinde barındırdığı önemli sayıda endemik bitki ve hayvan varlığı ile önemli bir gen merkezidir.Tarih , kültür ve mitoloji alanıdır.Dünyanın en kaliteli meyve ve sebzelerinin yetiştiği bir yer , değerli bir süt ve et üretim merkezidir.Ülkemizin en önemli orman alanlarından biridir.Eteklerinde yetişen zeytini ve üretilen yağı sarı altındır.Bu değerlerin tamamı Kazdağlarının üzerindedir. Yer altındaki maden rezervleri yer üstü zenginliğinin yanında bir hiçtir.

Kazdağları Almanlarında dediği gibi yer yüzü cennetidir.Bu cennette dağlarının içinin oyularak siyanürlü yöntemle altın üretilmesi başta suları , havayı , tarım topraklarını kirletecek , ormanları yok edecek ,tarihi değerleri ve kültürel yapıyı bozacak , tüm tarımsal üretimi hem nicel hem de nitel olarak düşürecek , bölgenin organik nitelikteki üretim özelliğini bozacak , yörede yetişen ürünlerin pazar payını düşürecektir.

Et ve süt üretiminde , siyanür ve onun çözündürdüğü arsenik , molibden ,civa gibi ağır metallerin varlığı önemli beslenme sorunları yaratacak başta bölge insanı olmak üzere geniş bir kesimin gıda güvenliği tehlikeye düşecektir.

Zaten kıt olan su kaynakları,kirlenmenin ötesinde tükenecektir.(öğütülen 1 ton kaya için 3 ton su kullanılacaktır)

Maden ocakları işletilip , alan atık barajları ile terk edildiğinde yörede tüm canlılar için ölümcül hastalıklar yüzlerce yıl etkisini sürdürecektir.

Ayrıca son günlerde Kazdağlarının güneyinde Bahçedere köyünde yerli olduğunu iddia eden çok güçsüz , göstermelik bir maden şirketi üzerinde koparılan fırtına asıl Kazdağlarının doruklarında sondaj çalışmalarını sürdüren  çok sayıda şirketin kamufile edilmesini amaçlamaktadır.Kazdağlarını kuzey ve güney diye ikiye bölüp güneyini madencilikten arındırıp , kuzeyinde maden çıkarmak gayretleri dikkatimizden kaçmamaktadır.Bu amaçla bölgede oluşan olumlu hava “ böl yönet “ mantığı ile bozulmaya çalışmaktadır.Körfezin duyarlı halkı asıl kirliliğin Kazdağlarının kuzeyinden geleceğini bilmektedir.Bu nedenle bu oyuna gelmeyecektir.

Gerek Enerji ve Tabi Kaynaklar  Bakanının gerekse onunla beraber hareket eden ve aynı üslubu kullanan 22 adet bilim adamının bu durumu ve Kazdağlarının yer üstü zenginliklerini görmemesi bilgisizlikten kaynaklanmıyor ise ; gözlerini dünyanın en kirli ve en kanlı madeni altının bürümesindedir.

İşbirlikçileri ile  Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı ve  çevresindeki 22 adet bilim adamını cesaretlendiren çok uluslu güçlerin bu ülkeye dayattıkları talan yasası , ülkemiz için yeni kapitilasyon anlamına gelen 3213 sayılı maden yasasıdır.Bu yasa ile ülkemizin 159.000 km2 alanı (10 bin hektarı Kazdağlarında olmak üzere) ipotek altına alınmıştır.Söz konusu yasa ile ilgili üç yılı aşkın süredir Anayasa Mahkemesinde beklemekte olan dava biran önce sonuçlandırılmalı , yerine ulusal çıkarlarımızı gözeten yeni bir yasa konmalıdır.

Genelde ülkemiz üzerine özelde Kazdağları üzerine konan ipotek kaldırılıncaya kadar işbirlikçilere inat bu onurlu mücadelemiz sürecektir.

Saygılarımızla

 

Çanakkale Çevre Platformu

24.10.2007

MARÇEP’TEN BASINA VE KAMUOYUNA!

ÖLÜLER ALTIN TAKMAZ!…

 

2004 yılı Dünya Çevre Günü olan 5 Haziran’da yürürlüğe giren Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun ile madencilikle ilgili pek çok yasada değişikliğe gidildi, yönetsel işlemlerde ayrıntılı düzenlemeler yapıldı.

 

Orman alanları, milli parklar, özel koruma bölgeleri, ağaçlandırma alanları, tabiat alanları, özel koruma bölgeleri, doğal ve kültürel sit alanları, tarım alanları, meralar, sulak alanlar, kıyılar, karasuları, kentlerin imar alanları,  turizm bölgeleri, Su havzaları madencilik faaliyetlerine açıldı.

 

Maden arama faaliyetleri Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) kapsamı dışında bırakıldı, ÇED yapılmadan verilen arama izinleri ile toplam rezervin % 10′unun işletilmesine ve satışına izin verilebileceği, rezerv miktarının belirlenmesinde, madenci şirketin beyanın esas alınacağı kabul edildi. Böylece Ülkemizin doğal güzellikleri ve tek hazinesi olan alanlar, Ulus ötesi ve yerli işbirlikci madencilerin istilasına uğratıldı.

 

Bu  uluslararası ve yerli işbirlikçiler Havran Küçükdere’de, Artvin Cerattepe’de, Gümüşhane Eskişehir’de, Uşak Eşme’de, Bergama Ovacık’da,şimdide efsaneler diyarı oksijen ve su deposu Kazdağı’nda arama ruhsat ve işletme aşamasında olup, Ülkemizin altını üstüne getirme çabası içindedirler.

 

KAZDAĞLARI GEN KAYNAĞIDIR,ENDEMİK BİTKİLERİN YAŞAM ALANIDIR.

 

13000 bitki türünün bulunduğu ülkemizde 1000 bitki türüne yaşam ve gen alanı olan,  26 endemik bitki türüne ev sahipliği yapan orman köylüsüne ve yaşamını meyve,sebzeciliklen kazanan onbinlerce üretici köylüye yaşam alanı olan Kazdağları’nı korumakla hepimiz görevliyiz.

 

Altın madeni işletilmesinin çevreye, insan sağlığına etkileri değerlendirilmeden, toplumsal maliyetleri hesaplanmadan önce, yöre halkının izni ve onayı alınmadan gelişigüzel,sadece çok uluslu altın şirketlerinin en az maliyetle,en çok kar hesabı doğrultusunda ülkemizde altın madeni ruhsatları verilmektedir.Altın madenciliği sadece ekosistemi bozmakla kalmayacak,ihtiva ettiği ağır metaller sayesinde doğuracağı kanser vb. hastalıklarla halk sağlığını olumsuz yönde etkileyecektir.Böylece ölümcül hastalıklar yaygınlaşacak,tarım özellikle zeytincilik ve orman işçiliği ile geçimini sürdüren kırsal kesim insanı, tarım topraklarını kaybedecek ve göç etmek zorunda kalacaktır.

 

Bütün bunlar ne için? insanlığımıza güzellik takısı dışında hiçbir yararı olmayan altın için…

 

Bu altını işlemek için gerekecek milyarlarca ton su ,kısa gelecekte su fakiri olacak ülkemize ayrıca büyük bir yük olacak, bunun karşısında da milyonlarca ton siyanür çamuru, kirletilmiş zehirli sular, kanserli bitki örtüsü, kanserli insanlar geleceğe miras olarak kalacaklar.

 

MARÇEP olarak maden faaliyetlerinin getireceği felaketler dursun istiyoruz. İlgili maden yasası ile  ülkemizin doğal, tarihsel ve kültürel değerleri yok olmasın çıkarılacak yasaların ülkemizin çıkarları doğrultusunda değiştirilmesini istiyoruz.

 

MARÇEP DÖNEM SEKRETERYASI:DİDEM YILMAZ

ÇEVRE YÜKSEK MÜHENDİSİ

DOĞADER YÜRÜTME KURULU ÜYESİ

email:87.didem @gmail.com

MARÇEP DÖNEM KOORDİNATÖRÜ:REMZİ ERMAN

email:remzierman@gmail.com

, , , ,