SEYHAN ÖZHAN:AYDINLANMA YOLUNDA BİR NEFER

Sevgili Babam Seyhan Özhan; 19 Nisan 1940 Pazarören doğumluydu.
PAzarören Köy Enstitusü’nü girmiş ancak Pazarören Öğretmen Okulu’ndan mezun olmuştu….
Kendi kaleminden .: ‘…Okulun hem adı hem de işlevi değişti. Üreten, kazanan, kazandıran, öğrenen, öğreten, uygulayan, çevreye ve mezun ettiği ile ülkenin her yerine, köylere de yaparak, yaşayarak örnek olanların yerine, ezberci; üretime katkısı olmayan, tüketici, hazır bekleyen bir anlayış geliştirip uyuttular..Köy Enstitülerini kapatma bahanesi olarak çirkin iftiralar ile karalama kampanyası başlattılar…Komünistlik suçlaması ilk akla gelendi.Bilinçsiz halkı yalanlarla kandırmak, galeyana getirmek, okullara karşı cephe aldırmak çok kolaylarına geldi. Burada yetişen köy çocukları kendi köylerine öğretmen olarak gidiyor, halkını bilinçlendiriyor, çocukları okutuyordu. Köyün şehre, kasabalara o lan ihtiyaçları azaldıkça karalama kampanyaları hızlandı. Bunlara arka çıkanlar da ne yazık ki; o okullarda çocukları okuyanlardı. Bu aymazlığın farkına ancak 40 yıl sonra vardılar ama iş işten geçmişti. Bugün birçok binalar bakımsızlık ve ilgisizlikten harap olmuş, yıkılmış durumda. Sanki o görkemli görünüşün izlerini silmek için kasten bu duruma getirilmiş gibi duruyorlar. Ayakta kalanların güzelliği ise hemen göze batıyor….
……
Çevremizdeki bütün köylerden en az üç beş tane çocuk okuyup öğretmen olmuş, kendisinden sonraki kuşakların yetişmesine çalışmıştır. İçlerinden çok değerli bilim adamları, yazarlar çıkmıştır. Okul sadece öğretmen değil; sağlık memuru, marangoz, demirci, duvar ustası vb. konularda bilgili, üretici, yararlı kişiler yetiştirmiş, bunlar da gittikleri yere ışık olmuşlardır. İşte ben de böyle öncü bir okulun öğrencisi oldum….”
“..:Öncelikli zorluk; yokluktu. Bu yokluk ve zorluk içinde okuyor olmamız; lüks içinde olmak demekti. ..Okul her şeyimizi veriyordu. Üstümüzdeki bütün giyecekleri, gömlek, elbise, palto, ayakkabı, çorap,atlet, fanila, kilot, geriye ne kaldı ki?…Mendillerimiz bile devlettendi. Yatacak yatak, üç öğün yemek, okuduğumuz kitaplar, defter ve kalemleri bile devlet karşılıyordu. Bu sunulanların yüzde birine bile ulaşamayan, bu şansı yakalayamayan milyonlarca kişi bizim dışımızda idi. Ailemizin geçim zorluğu içinde olduğu biliyorduk. Bizim elbiselerimiz ayakkabılarımız varken; kardeşlerimizin yoktu.Şu var ki; hepimiz aynı anda büyüyorduk. Evrimsel gelişme tek bir iki kişiye özel değil genel olduğu için herkes bunun içinde yerini alıyordu. Doğal olarak bizim aile ve bireyleri de her yönden değişime uğrayarak daha iyiye yaklaşıyordu. …”
Mezuniyetin ardından Kayseri Merkez’e bağlı Erkilet-Boyacı köyü hayatının en sıkıntılı ve zor yıllarını geçirdiği ilk görev yeriydi. Kuzeyinde 4-5 km uzaklıkta Kızılırmak’ın geçtiği, çukurda, etrafında çalılık ve fundalık yüksek tepelerin olduğu, yürünecek yolu bile olmayan, çamur deryası bir yer…
’…Köyde kibritimiz bitse komşuya muhtacız. Aktar , bakkal gibi bir şey yok. Ay başlarında maaş almaya indiğimizde daha önce tesbit ettiğimiz ihtiyaçlarımızı yetecek kadar alır gelirsek rahat ederdik. Yoksa yandığımızın resmi idi. ..Köylülerle önemli sorunlarımızdan biri kız çocuklarını okula göndermemeleri idi. Şimdiye kadar okula hiç kız çocuğu kayıt yaptırmamışlardı. Köylülerle oturup pazarlık yaptım. Yasada, yönetmeliklerde böyle bir şey, hatta suç bile..Ama çıkar yol olarak bunu buldum:
-Okulun açıldığı gün, pazartesi gönderin ,Salı gelmesin, Çarşamba yarım gün gelsin, Perşembe gelsin, Cuma gelmesin, cumartesi yarım gün gelsin…’..O yıllardaki beslenme programı ile çocukları önce okula yavaş yavaş alıştırmak, hatta onlara yani kız çocuklarına biraz torpilli davranarak dağıtılan üzüm, fındık, portakal gibi yiyecek ve süt tozundan yapılan yiyeceklerle okulu cazip hale getirmekti. Aslında bu gibi şeyleri çocuklar evlerinde görmüyorlardı. Nihayet kız çocuklarını böyle böyle kazandım….”
Böyle başlıyor yaşamını adadığı öğrenme ve öğretme tutkusu…Yaşamını kaleme aldığı yazıdan bazı satırlarla size iletmeye çalıştım.
Yıllarca o köy senin, bu kasaba benim çalıştı, okudu, okuttu… Çocukları ve insanları çok sevdi. Karıncayı bile incitmedi. ‘Söz gümüşse sükut altın’ dedi, hiç kimse için bir kötü söz söylemedi, kimseyi hiç bir şey için suçlamadı, yargılamadı.
Öğrenerek ve öğreterek, aydınlanmaya, gelecek kuşaklara ışık olmaya adadı yaşamını..
Rahmani enerjileri kosmosta yükselsin… Sevgisi yüreğimizden hiç eksilmesin.
http://picasaweb.google.com.tr/kazdaglarim/SeyhanBasak
Şafak Özhan
KIZI
